İNSANİYET

Bazı paylaşımlar görüyorum da… Bu durum ne siyaset, ne islamiyet… Bu tam anlamıyla İNSANİYET meselesi…

Hem siyaset, hem islamiyet inanan son insan kalana kadar var, bu görülemiyor mu?

Filistin hep karşımızda durmuş olabilir. Ama öldürülen bir çocuğun dini, ırkı, rengi olabilir mi?

Haksızlığa uğrayan bir masum, kim veya nereden olursa olsun cana, vicdana değer artık. Onun davası tüm insanlığa; sana, bana, hepimize aittir… Vicdanına değmiş ise gerçekten, o insan artık beynindedir. Travman olur. Sen nereye gidersen git o insan oradadır, oralıdır.

Haksızlık, zulüm, eşitsizlik nasıl evrensel ise, aynen enternasyoneldir insanlık…

Fulya Şenbağcı Özer

Maalesef bu ülkede bir ayrım var ise
bu ayrım en çok iyi insanlar ile
iyi olduğunu düşünen insanlar arasında var.

Malcolm X çok güzel demiş: “Ben kimin söylediğinden bağımsız, HAKİKAT için varım;
kim için ve kime karşı olduğundan bağımsız, ADALET için varım”

Halbuki diken batırsalar tek bir çocuğa, çığlık olup yağmalı zalimin üstüne tüm dünya… Ses olun, çığlık olun, el verin, yumruk olun..

Her zorbanın kabusudur; duyarlı, cesur kalplerin hep birlikte çıkardığı ses… O paylaşımları yapanlar, ya da susanlar acaba ne zaman sesimize katılacaksınız?

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

https://linktr.ee/Neurosustainability

Kapitalizmin Öfkeli “Son” Çocuğu: Prekarya

Sürdürülebilirlik ile ilgili her şey gelecekle bağlantılıdır. Öyledir ki biz sürdürülebilirlik uygulamaları ile günümüzden adaleti ve fırsat eşitliğini sağlayarak, çevreyi ve kaynakları gözeterek, verimli üretim-tüketim politikalarıyla her bir bireyi geleceği ile korumayı ve gelecekteki ortamı dengelemeyi bekleriz. Gelecekle ilgili düşünmeye başladığımızda hem umut hem kaygı hissederiz ki, maalesef genellikle bu sorumluluk duygusuna baskın gelir. Bu nedenle sürdürülebilirlik tam olarak anlaşılamayan, genele yayılamayan, anlaşılsa bile insanların, kurumların ve toplumların ben merkeziyetçi yapılarına takılan uygulamalar bütünü olarak sözde çok duyduğumuz ama ağır ağır yükselen bir ideadır. Ancak hiçbir toplum, hiçbir iktidar, hiçbir işletme ve hiçbir birey bu kavramdan ve getirdiği sorumluluklardan kaçınamaz. Yoksa sonuçlarından kaçamaz.

Bu bilinç özellikle 2000 sonrası varlıklarını daha da hissettiren öfkeli Prekarya sınıfı ile kendini daha fazla yükseltiyor. Evet öfkeli ama bir sorun neden öfkeli? Peki söylenildiği kadar tehlikeli mi? Evet ama kime ve neye göre?

Neoliberal Kapitalizm ile Prekarya’nın Doğum Anı

1980 sonrasında serbest piyasaların güçlenmesi, teknolojilerin artışı, üretimde otomasyonun yaygınlaşması, üretim-çalışma-ücretlerde esnekliğin oluşması, devlet ve sendikaların çalışma piyasaları ile ilgili politika üretemez hale gelerek zayıflatılması ile toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturan ve emeğinden başka satacak bir şeyi olamayan işçiler büyük bir baskı ve güvencesizlik altında kaldı.  Bu güvencesizlik, belirsizlik, beklentisizlik ve daha genel bir ifadeyle “geleceksizlik” gün geçtikçe de etkisini arttırmaktaydı.

Prekarya; güvencesizler, geleceksizler anlamını taşıyor. Kavram ilk İngiliz iktisatçı Guy Standing tarafından ortaya atılmıştır. Sadece bir avuç kişinin piyasaya, politikalara ve çalışma koşullarına kendi çıkarlarına göre yön vermesi ile yetersizleştirilen sendikalar sonucu savunulamayan haklar, artan fırsat eşitsizliği, gelir dağılımı dengesizliği ve sosyal adaletin olmaması ile karnını iyice büyüten kapitalizm büyük sancılarıyla birlikte son ve büyük ihtimalle sonunu getirecek öfkeli çocuğunu, Prekarya’yı doğurdu.

Prekarya kavramı, evet! Tamamen sürdürülebilirlik yani gelecek ile ilgilidir. Prekarya sınıfını oluşturan bireyler büyük kaygı içerisinde varoluşsal bir çaba içindedir. Tek beklentileri bu güvencesiz ortamda varlıklarını devam ettirmek, tek beklentileri şimdiyi kurtarabilmek. Ne yazık ki; hala yaşlı kapitalizm siyasi bakımdan güçsüz bu sendikasızlaşan proletaryayı ağzının suyunu akıta akıta çalıştırmaktadır.

Üstelik her zamanki gibi, bu bir avuç diş kolektif bir şekilde insanları ötekileştirmeye, sınıflaştırmaya, bölerek zayıflatmaya ve fakirleştirerek sindirmeye çalışır ama Prekarya farklıdır. Prekarya önceki çocuklarından ayırt edici bir özelliği olarak daha vasıflı, daha eğitimlidir ve tüm bu olanlara müthiş bir öfke besler. Bu donanımlı öfke toplumdaki her kesimi mühendisinden, kağıt toplayıcısına kadar kapsamaktadır. Artık güvencesizlik için bir meslek, bir köken, biz zaman, bir mekan yoktur. Güvencesizlik, geleceksizlik her yerdedir…

Prekarya Tehlikeli Mi? – Kitlesel Hareketler 101 Dersi

İnsanları rahatlıkla ayrıştırabilirsiniz. Irklara bölersiniz, dinlere bölersiniz, cinsiyetlerine, cinsel yönelimlerine, gelir düzeylerine, eğitimlerine, bölgelere, kültürlerine, ideolojilere, siyasi yönelimlerine, konumlarına, mevkilerine… İnsanları herhangi bir noktadaki herhangi bir farklılığından dolayı bölebilir, ayırabilir, ayrıştırabilirsiniz. Hatta ötekileştirir, öteler, baskılar ve hatta hedef gösterirsiniz. İğrenç bir şekilde farklılıklarını küfür gibi kullanırsınız. Ama… Ama öyle hassas iki nokta vardır ki insanları rahatlıkla bir araya getiren ki, o noktanın biri “açlık”tır. İnsanlar tüm farklılıklarından bağımsız olarak beynindeki iki nöronla bile yaşayabilir ama midesine giren iki lokma olmadan yaşayamaz. Diğer bir hassas nokta ise “özgürlük” tür. Her popülasyon, her canlı, her insan baskı gördüğü ortamda hayati kaygı yaşamaktadır.

Özetle, yaşamın devamlılığı ve gelecek ile ilgili belirsizlik ve kaygı, en üst kaygıdır ve tüm ideolojilerin, tüm yönelimlerin üzerindedir. Bu son noktadır, beynin en temel adrenalin ve noradrenalin hormonlarını inanılmaz düzeyde salgılandığı en ilkel bölgesini temsil eder aynı zamanda. Artık noradrenalin beyine ya savaşmasını ya kaçmasını fısıldamaz, bağırır.

Bu noktadan sonra istediğiniz kadar farklılıkları göze sokun, sindirmeye çalışın ya da tehdit edin, böyle bir kitleyi parçalayamazsınız. Hayatıyla sınanan, belirsiz bir gelecek ile ilgili güvencesi bulunmayan, özgürce kendini ve sevdiklerini yaşatamayan bir topluluk artık hiçbir şekilde korkutulamaz ve durdurulamaz da.

Daha açık bir ifade ile halkın karnındaki ve beynindeki gürültü, hükümdarın sesinden fazla duyulduğunda o hükümdarlık tek bir kıvılcım ile bitebilir. Ve kolaylıkla bu stres ve öfkeye teslimiyetle prekarya rahatlıkla harekete geçebilir. Sonuçta sürdürülebilirlik yani iyi bir yaşam ve iyi bir yönetim tüm genelin, her bir bireyin hakkıdır. Ve “eğitimli” ve “donanımlı” prekarya, tüm haklarının daha fazla bilincinde.

O nedenle prekarya için aynı zamanda ‘tehlikeli” gibi bir tanımlama kullanılıyor ki, bu tanım doğrudur tabii ki bu tehlike; kime göre, neye göre… Prekarya, diğer tüm sınıfların kendini güçlendirme bakış açısının aksine tümden bir “devrim” ile kendini yok etmeyi hedefler. Tüm siyasi yönelimlerden ve kalıplarından bağımsız, yepyeni bir siyasi hareketin temelini oluşturabilecek ve herkesi kapsayan dönüştürücü bir sınıftır, Prekarya…

Sonuç olarak; 2000 yılından bu yana bu sınıfın kitlesel hareketlerini artarak izliyoruz ve daha da fazla görmeye devam edeceğiz. Yani özellikle 2020 sonrası pandeminin de sonuçlarının etkisiyle dünya’nın bütününde halk hareketleri hızlı bir şekilde artacak…

Taa ki, Prekarya kendini kapitalizm ile birlikte yok edene kadar…

1 Mayıs Emeğin ve Emekçinin Bayramı, bayramımız kutlu olsun…

Sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

🍏 https://linktr.ee/Neurosustainability

ekonomidoktorunuz.com yazımdan

Ekonomi’nin Tüketimi

“Dünya, her insanın sadece ihtiyaçlarını karşılayabilir; açgözlülüğünü değil!”

Mahatma Gandhi

Sürdürülebilirlik, her ne kadar çevre alanında sıklıkla karşılaşılan bir kavram olsa da, hayatın her alanında çalışmaktadır. Bilim insanları bu konuyu çevresel, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirlik olarak sınıflandırsa da sürdürülebilir bir kalkınma için bu üç boyut birbirinden ayrı tutulamaz ve bağımsızlaştırılamaz.

Sürdürülebilirliğin üç boyutu çok basit bir prensiple çalışmaktadır: ekonominin sürdürülebilirliği, sosyalin sürdürülebilirliğine, aynı şekilde sosyalin sürdürülebilirliği de ekolojinin sürdürülebilirliğine bağlıdır. Ekoloji hücresi sosyalin hücresini, sosyal hücre ise ekonominin hücresini beslemektedir. Ancak biz ekoloji ve sosyal hücrelerini desteklemeden ekonomi hücresini “yanlış üretim ve tüketim politikaları” ile o kadar şişirdik ki, sosyalin ve ekolojinin hücrelerini parçaladık. Halbuki, güzel gezegenimiz daha 4.6 milyar yaşında. Dünya’nın yaşını 46 yıl olacak şekilde düşünürsek; insanoğlu sadece 4 saattir yeryüzünde ve endüstri devrimi başlayalı sadece 1 dakika oldu. Biz ise bu kadar kısa sürede, sadece 1 dakikada Dünya’daki ormanların ve işlenebilir toprağın yarısını yok ettik. Ama bir düşünelim; “büyüme uğruna büyümek, ancak bir kanser hücresinin ideolojisi olabilir” değil mi?

Doğanın bitmeyen pandemisi, insanoğlunun ta kendisi…

Çevre kirliliği, endüstri devrimiyle birlikte ateşlenen üretim ve tüketim faaliyetleri nedeniyle meydana gelmiştir. Bu öyle bir ateşlemedir ki, aşırı tüketime özendirilen ve daha fazlasını talep etmede, ya da borçlanmada herhangi bir sorun göremeyen “farkındalığı düşük ama dürtüselliği yüksek kitleler” yavaş yavaş daha fazla tüketebilmek adına kendilerini parçalamış, doğayı yıpratmış, kaynakları hor kullanmış ve hatta kaynaklar için savaşmış… Şimdiler de ellerinde buğday, uyarmaktalar: “kıtlık var!”

İktisat Teorisi Ders 1 – Ekonomi nedir? “Kıt kaynaklar ile sonsuz ihtiyaçları karşılamak”.

Kıtlık dediğimiz, öyle basit bir kavram değil. Artık hiç değil. Maalesef yenilenebilir dediğimiz, o yaşam ünitelerimiz bile artık “kıtlık” noktasına takılıyorlar. Temiz sularımız, “kıt”. Temiz hava, “kıt”. Bereketli topraklar, “kıt”. Çünkü doğanın tüm kalitesini ve dengesini süpürüp attık. Diğer canlıların bir dili olsaydı sanırım bizim için şunu söyleyeceklerdir: “Bu kendini en akıllı varsayan kordelılar şubesi, primatlar sınıfından bir hayvan türü olan insanoğlu, daha fazla tüketim ve para için tüm canlıların yaşam ünitesinin fişini çekiyor. Kesinlikle akıllı değiller, kesinlikle ahlaklı değiller ve kesinlikle bu sürdürülebilir değil.”

Onlara, kendimize ve yaşam alanlarımıza verdiğimiz zararları düşündüğümüzde, evet.. Hiç de haksız sayılmazlar. Daha neye gerçekte ne kadar ihtiyacımız var, bilmiyoruz. Firmalar yeni bir ürün çıkardığında ya da siyasetçiler yeni bir politika geliştirdiğinde, anında beynin o mantıklı veri işleyen bölgeleri olan kortekslerini kapayıp, ışık kapanına doğru kanatlarını açan minik sineklere dönüşüyoruz. İşimizi de o noktada hemen bitirmiyorlar; her yeni ve daha cazip görünen bir teklif kapanına yapışıp kaldığımızda vadeli satışla, taksit taksit tüketiliyoruz. Bugünü taksitlendirip, yarını borçlandırıyoruz.

Artık “sürdürülebilir” üretim ve tüketim inovasyonlarının ve politikalarının geliştirilmesi gerekiyor. Üretim ve tüketim etiği konularında eğitimlerin verilmesi gerekiyor. Sürdürülebilir kalkınmanın ancak ve ancak sürdürülebilirlik eğitimi almış “etik ve duyarlı” beyinlerden çıkabileceğinin idrak edilmesi gerekiyor. Yoksa sürdürülebilir kalkınma güzel bir hayalin ötesine geçemeyecek, tüm kurgunun aşağıdaki gibi geliştiği bir hikayede;

“Bir varmış, bir yokmuş.. Doğa insanı, insan parayı doğurmuş. Gel zaman git zaman, doğanın kucağında parayla oynayarak büyürken insan, bu bereketli ve güzel topraklara şuur tanımaz, acımasızlığın zorbalığa dayandığı, barış ve adaletin çok uzağında bir düzen çökmüş. Açgözlü doğasına teslimiyetle evlatlar hayırsız çıkmış; insanın tükettiği onu hayatta tutan doğa, paranın tüketimi de insan olmuş…”

Bu sistemi ve hikayenin sonunu değiştirebiliriz. Bir sonraki yazım ekonomik sürdürülebilirlik üzerine olacak. O zamana kadar farkındalıkta, iyi insan eylemlerinde ve işbirliğinde kalın.

Saygı ve sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com

25.01.2021 tarihli yazımdan

KİM BU Z’LER? – Sürdürülebilirlik arayışında bir kuşak

Sürdürülebilirlik nedir? Kurum ve kuruluşlardan beklenen sürdürülebilirlik hedefleri, farkındalığı yüksek “yeşil ve dürüst” bir jenerasyon olan Z kuşağı ile nasıl gelişim göstermiştir? Tüm bu soruların cevaplarını ve daha fazlasını bulabileceğiniz bir video hazırladım. Saygı ve sevgiler…


———
🚩Kanalıma ABONE olmayı unutmayın!
Sürdürülebilirlik, algı yönetimi, kitle algısı ve nörobilim ile ilgili videolarımın devamı gelecek!
———-
..ve gezegendeki tüm huzur tek bir kırmızı elma ile bozulmuştu. Ben ise bu kaosun göbeğine yeşil bir elma bırakıyorum. Sürdürülebilir, yeni bir başlangıç için 🍏
———–
#sürdürülebilirlik #zkuşağı #zjenerasyonu #ekoloji #çevre #toplum #ekonomi #para #eğitim

Sürdürülebilir “İyi” Bir Yaşam

Yaşamın devamlılığı… İçerisine ne kadar umut ve aynı zamanda da kaygı barındıran bir cümle. Tüm gezegenin, içerisindeki büyük-küçük, omurgalı-omurgasız, yüksek veri işleyebilen-düşük veri işleyebilen her türün temeldeki birincil kaygısı ve kavgası kendi varlığı ile birlikte türünü devam ettirebilmek. Bu muhteşem sistem içerisinde kordalılar şubesi primatlar sınıfından bir memeli olan insanoğlunun da varlığı boyunca ortaya koyduğu mücadelenin, iş birliğinin ve her bir emeğinin temelinde de bu kavram yatmaktadır.

Sürdürülebilir bir ortam ve gelecek bekleyerek gelmiyor. Beklerken hiçbir şey tüketmesek bile zamanı ve potansiyelimizi tüketiriz. Evet evlerimizde kaldık ancak kapana kısılmadık, varlığımızın tarihi boyunca belki de yüzlerce kez yaşadığımız en temel içgüdümüzü ortaya çıkarma vakitlerinden bir dönemi daha yaşıyoruz, “adaptasyon”. Ve her ne kadar zor olsa da özellikle pandeminin ilk zamanlarında gayet iyi bir iş çıkardığımızı söyleyebilirim. Adapte olmak ve yaşamın devamlılığını sağlamak ancak farkında olmak, potansiyeli bulmak, ortaya çıkarmak ve bunu popülasyonumuza duyurmak ile kısaca her koşulda emek, eylemlilik ve iş birliği ile mümkün olmuştu her zaman.

Emek, en yüce kavramlardan biridir. Evet ama gerçekte emeğin değerini ne belirler? Emek ancak, gezegen ve tüm varlıklar için bir maliyeti ve eziyeti olmadığında değerlenmektedir. Emek, başka insanlara ve bu insanların çabalarına da zarar verilmediğinde değerlenmektedir. Emek, konfor alanlarındaki ben merkezine takılmadığında, başkalarına da fayda yaratabildiğinde değerlenmektedir. Önemli olan burada kendi varlığımızı, sosyal statümüzü ya da kazancımızı sürdürebilmek adına emek harcarken, dönüp kendimize soracağız: “benim bu çabamın başka insanlara, canlılara ya da gezegene maliyeti ya da getirisi nedir?”, “benim eylemlerimin gelecekteki sonuçları bana, insanlığa ve başka canlılara nasıl etki edecektir?”

İşte bu soruların sorulmaya başlanması ile sürdürülebilirlik bilinci de çalışmaya başlar. Çünkü sürdürülebilirlik, her koşulda nicelik değerli bir insandan çok, nitelik değerli bir insan diyen empatik ve gönüllü bir eylemlilik halidir. Sürdürülebilirlik bilimi; ekolojiyi, toplumu ve ekonomiyi sadece günümüz için değil gelecek için de koruyan uygulama ve politikaları temsil ediyor. Bu empatik ve yüksek duyarlılık içeren eylemler ancak ve ancak nitelik değerli insanlardan, yani ölçülemeyen değerler (empati, etik, ahlak, vefa, adalet, eşitlik, nezaket vb…) bakımından donanımlı olan insanlardan, liderlerden ve politikacılardan ortaya çıkabiliyor.

Buradan yola çıkılarak sürdürülebilir “İyi” bir yaşam derken; evet her canlı ekolojik, sosyal ya da ekonomik olarak sürdürülebilir iyi bir yaşam ortamını hakkediyor ancak asıl “iyi” ile vurgulanmak istenen, sadece değerleriyle değil emeği ve eylemleriyle de “iyi” olarak nitelendirebileceğimiz, insani bir yaşamdır. O nedenle sürdürülebilirlik ile ilgili tüm öğretiler gerçekte iyi bir insanın niteliklerini açıklamaktan çok, “iyi insan eylemlerini” açıklamaktan gelmektedir.

İyi olmak için ne kadar eylemde kaldığımız önemli, yarattığımız farkındalık ya da bütün için fayda önemli. İyi birey eyleme geçmedikçe ve eylemliliğini korumadıkça maalesef bencillik ve ego kazanacak. Bu da hem gezegen hem de popülasyonumuz için hiç sürdürülebilir olmayacak.

Gerçekten, iyi bir insanın zaten konfor alanı olamaz. Yunus Emre’nin dediği gibi “derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur”. Çevresinde gördüğü her türlü yanlışlık, israf, zorbalık, eşitsizlik, adaletsizlik veya kaba muamele onu rahatsız eder. Bu rahatsızlık, sorumluluk duygusuna dönüştüğünde ise kişi gönüllü bir eylemlilik haline geçer. Kendi tutumlarıyla birlikte çevresinin de tutumlarını değiştirmeye yönelir. Başkalarıyla işbirliği kurarak, daha iyi olana dönüşüm için kolektif bir şekilde fikir ya da çaba üretmeye başlar. Daha iyi bir gezegen, daha iyi bir toplum, daha iyi bir ekonomi için…

Evet biz de her canlının hakkı olan sürdürülebilir ve kaliteli bir yaşam ortamını hakkediyoruz. Ancak bunun için başlangıçta birey olarak biz sürdürülebilir “iyi insan eylemlerini” ne kadar uyguluyoruz? Yoksa başkalarından mı bekliyoruz? Ya da başkaları zaten yapmıyor, ben yapsam ne olur diyerek birde üzerine olumsuz pekiştirme mi yapıyoruz?

Bugün ilk işin “iyi bir insan eylemi” belirlemek olsun. Daha az su harcamak gibi… Daha az su harcamak için bugün emek ver, yarın ise bunu bir arkadaşına söyle. Daha az su tüketimi için yöntemler bulun ve bu yöntemleri birbirinizle ve çevrenizle paylaşın. Belirlediğiniz eylemi ve bu eylemin maddi-manevi sonuçlarını da belirterek daha da fazla insan ile bir araya gelin ve iş birliği geliştirin.

İyi insan eylemleri için iş birliği geliştirdiğimizde bu yavaşça sosyal yaptırıma dönüşür. Biz bir grup ne değiştirebiliriz demeyin, kurutmadığınız gibi kurtardığınız her kaynağın üzerine gelecek inşa ediyorsunuz. Aynı şekilde uymadığınız gibi karşı durduğunuz vicdanınıza dokunan her yanlışın üzerine toplum inşa ediyorsunuz.

Diyeceğim o ki, dünyanın en iyi, en temiz kalpli insanı olman bir fark yaratmıyor. Ama bugün geleceğin bir kahramanı olabilirsin. Sadece eylemde ve iş birliğinde kal…

Fulya Şenbağcı Özer

21.12.2020

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com yazımdan

Etiksel Kalkınma Teorisi ve Sürdürülebilirlik Dönüşümü

20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde kalkınma teorileri içerisinde yeni bir teori filizlenmektedir. Bir grup insan, ülkelerin savaş sürecinde ve sonrasında gelen hızlı sanayileşme ile hırslı para ve sömürü politikaları içerisinde göz ardı edilen bir kavrama odaklanmış, ekonomi içerisinde paranın ve üretimin gerçekte kim ve ne için olduğunu sorgulamaya başlamıştır. Tüm bu diyalogların merkezinde yer alan sosyal gelişim teorisyeni olan Denis Goulet ortaya “kalkınma etiği” ve “etiksel kalkınma” adında bir teori ortaya atmıştır.

Goulet, kalkınmanın gerçek göstergesinin artan üretim veya maddi refah değil, nitel insan zenginliği olduğunu savunur. “İyi yaşam” hakkını ve değerini savunan etiksel kalkınma teorisine göre evrensel olarak kabul edilmiş üç değer unsuru vardır – yaşamın sürekliliği, saygı ve özgürlük. Bu üç hakkı sağlamayan bir kalkınmanın etik olmasından söz edilemez demektedir.

Bu teori; küresel adalet, insan ihtiyaçları, insan hakları ve insan güvenliği konularına özel bir dikkat gösterir. Ayrıca küresel ilişkiler içerisinde ve özellikle ülkelerde uygulanan politikaların etik sorunları ile ilgilenmektedir. Etiksel kalkınma teorisinin, tamamen kamusal sürece entegre edilmesi gerektiğini savunur ve ilk olarak “ahlaki ve etiksel kavramlar iktidarı elinde bulunduran kişilerin kararlarına ne ölçüde etki etmektedir?” diye sorar.

Kalkınmanın etiği teorisi, sosyal, politik, ekonomik ve çevresel gelişme süreçlerinin hem bireylere hem de kitlelere büyük fırsatlar ve tehditler getirmesi ile bu fayda ve maliyetlerin oldukça eşitsiz ve adaletsiz bir şekilde dağıtılması nedeniyle tartışılmaya başlandı. Zamanla etiksel kalkınma teorisi yoksulluk, eşitsizlik, şiddet ve çevresel bozulmanın üstesinden gelmeye yönelik yerel, ulusal ve küresel çabaların amaç ve araçları üzerinde ahlaki bir yansıma olarak parlamaya başladı. Sonuç olarak kalkınma etikçilerine, iklim değişikliği ve sürdürülebilirliğe doğru dönüştürücü süreçler de eklenmiş ve teori tüm zamanlar için geçerliliğini hissettirmeye başlamıştır.

Sürdürülebilirlik sadece çevrecilik değildir, sürdürülebilirliğin tanımı ayrıca sosyal eşitlik ve ekonomik kalkınma için endişeleri barındırır. Bu kavram, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da ihtiyaç ve kaynaklarını bugünden önemseyen ve koruyan bir bilinç düzeyidir. Bu yüksek bilinç düzeyi, gezegeni, içindeki hayatı ve çeşitliliği de önemsetecek kadar empatik ve yücedir. Bu bilinç düzeyini Einstein’ın bir sözüyle ifade edelim “Karşılaştığımız sorunları, onları yarattığımız zamanki düşünme düzeyimizle çözemeyiz!”. Evet, yarattığımız problemler diyor. Bu gezegen ve ilişkilerimiz içerisindeki tüm sorunları bizler yarattık ancak aynı noktadaki zihniyet bu sorunları çözmek yerine daha da içinden çıkılamaz hale getirecektir. O nedenle sürdürülebilir düşünce ancak zihinlerin değişmesi ve sürekli eğitilmesi ile birlikte insanların ben merkeziyetçiliklerinden sıyrılıp konfor alanlarını terketmesiyle gerçekleşebilecek bir ideadır. En önemlisi de bu idea, devlet tarafından doğru sürdürülebilirlik politikaları ile desteklenmelidir.

Kısaca, sürdürülebilirlik kavramında da aynı etiksel kalkınma teorisinde olduğu gibi “daha ​​fazla olma” durumu, “daha ​​fazlasına sahip olma” durumuna meydan okur. Kalkınma etiğinin “iyi yaşam” ve “iyi insan” amaçları için sürdürülebilirlik uygulamaları; ekolojik, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla “iyi yaşam desteği” gibi çalışır. Bununla birlikte etiksel kalkınma teorisi sürdürülebilirlik kavramının toplumlar tarafından en fazla göz ardı edilen kısmını beslemektedir; sosyal sürdürülebilirlik.

Ekonomik sürdürülebilirlik ve kalkınma ancak ve ancak sosyal sürdürülebilirliğe bağlıdır ama genellikle en fazla gündem olan ve politikalar ile desteklenen kısmı sosyal sürdürülebilirlik içindeki ekonomi kısmıdır. Bizler bundan sonra yazılarımızda ekonomik sürdürülebilirlik ve daha etiksel bir kalkınmadan söz edebilmek için sosyal politikalar neler olmalıdır? Sorularına yanıtlar arayacağız. Sağlıkla kalın…

Fulya Şenbağcı Özer

13.12.2020

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com yazımdan

Sürdürülebilir Zincir


Sosyal sürdürülebilirlik olmadan ekonomik sürdürülebilirliğin sağlanabileceği düşüncesi çok ağır bir yanılgıdır. “BÜYÜME UĞRUNA BÜYÜMEK ANCAK BİR KANSER HÜCRESİNİN İDEOLOJİSİ OLABİLİR…” sözü de tam bunun karşılığıdır. Ekolojik krizler nedeniyle sosyal sistemlerin tükenmesi ve akabinde ekonomik anlamda çöküş kaçınılmazdır. Bunun tam tersi olan bir alt sistemin desteklendiği ortamda bir üst sistemin desteklenmemesi ile büyütülen hücre bir üst hücreyi parçalayacaktır. Uygun olan sistem her bir hücrenin birlikte gelişmesidir.

Bunu söyleyebilmek için bilim insanı olmak gerekmez, bilinci açık her varlık bu farkındalığa sahiptir. Dünya olarak çoğu kez bunu deneyimledik ve günümüzde de deneyimlemeye maalesef ki devam ediyoruz. Ancak bu sistemin mühendisliği ve işletilmesi bir bilimdir ve gelişmiş ülkelerin yükseköğretim programlarında “Sürdürülebilirlik Mühendisliği”, “Sürdürülebilir İşletmecilik” programlarına ayrıca istihdam olarak bu alanlara fazlasıyla rastlamaktayız.

Sürdürülebilirlik bağlamında tam karşılamasa  da kalkınma bağlamında gelişmiş olarak değerlendirilen bu ülkeler her ne kadar kaynaklarını etik ve sürdürülebilir olmayan bazı şekillerde sağlamışlar ise de *, sürdürülebilirlik ideolojisini kazanarak kaynaklarını korumuş ve geliş(tir)miştir. Çünkü bu bilinç herkese sadece “günü kurtaran” yerine kaynak verimliliği ile “tüm zamanları kurtaran” bir vizyon verir.

Özellikle bu süreçte ülkemiz de dahil olmak üzere tüm toplumların bu vizyona ve sürdürülebilir inovasyonlara her zamankinden fazla ihtiyacı olduğunu yine deneyimliyoruz. Ayrıca şekilde görülen sıralamanın tüm zamanlar için kabul edilebilir zincirini..

Ekonomiyi sosyal sürdürülebilirliğin içine dahil eden bilincin, örnek vermek gerekirse toplumu hem sağlık hemde karantina da finansal açıdan destekleyebilen sistemlerin virüs ile mücadele de daha başarılı olduğunu izleyebilmekteyiz. Ancak ekonomilerini büyütmek adına sosyal sürdürülebilirliğin önünde tutan ya da sürdürülebilir sosyal tedbirleri iyi alamayan, bu sistemi iyi çalıştıramayan toplumların ise hem sosyal ve hem sağlık sistemlerinin çöküşünü izlemekteyiz. Sonuçta aynı bir kanser hücresi gibi ekonomiyi koruma ya da büyütme uğruna sosyal hücre parçalanırsa, ekonomininde çökmesi kaçınılmaz olacaktır. Dünya’nın geçirdiği bu evreyi tüm toplumların en az kayıpla atlatmasını diliyorum…

Fulya Şenbağcı Özer
18 Kasım 2020
İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

*Çünkü sürdürülebilirlik bilinci bir toplumun, kitlenin ya da kişilerin çıkarlarını başkalarının çıkarının üstüne çıkarma etik ve adil ol, zorba ve bencil olma! der.
** Görsel kaynağı: Wikipedia

Soluk Mavi Nokta – Carl Sagan

Carl Sagan, 11 Mayıs 1996’da bir konuşmada yukarıda paylaştığım fotoğrafı yorumlamıştır. Efsanedir, her okuduğumda tüylerim diken diken oluyor. Sürdürülebilirliğin sosyal, ekonomik ve ekolojik boyutu sadece 5 paragrafta bu kadar mı güzel özetlenir. “Soluk Mavi Nokta” isimli kitabında da geçiyor bu cümleler ama  Carl Sagan’ın o müthiş ses tonuyla dinlemek gerekiyor..

(Video açılmazsa buraya tıklayarak videoyu izleyebilirsiniz)

Ben bu bloğa sürdürülebilirlik ile ilgili 100 tane yazı yazsam aşağıdaki gibi güzel ifade edemem sizlere. Buyrun Carl Sagan’ın o nefis konuşması:

“Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.”

Kaynak: Wikipedia’dan aynen kopyalayıp, yapıştırdım.

Gemi-delik ilişkisi…(Ekonomik Boyut)

“Küçük harcamaları gözden kaçırmayın, bazen küçük bir delik koca gemiyi batırır” 

B. Franklin

Her ne kadar sürdürülebilirlik kavramı ağırlıklı olarak doğa ve insan yaşamının devamlılığı ile ilişkilendirilse de, bu güzel kavram toplumların ekonomilerini, o ekonomilerde tutunmaya çalışan insanların yaşam kalitesi, çalışma koşulları, eğitim ve sağlık imkanlarını etkileyen birçok ekonomik unsurla da ilgilenmektedir. Ayrıca ülkelerin para, tasarruf, eğitim, sağlık vb. politikaları ve tabiiki ekonomik olarak bağımsızlıkları da o toplumların sürdürülebilirliklerini etkilemektedir.

Sürdürülebilirliğin ekonomik boyutu bir yandan toplumlarda sermayenin etkin kullanımı, inovasyonlar, risk yönetim planları, ekonomik büyümenin devamlılığı ve geliştirilmesiyle ilgilenirken; diğer yandan yeni iş alanlarının yaratılması, çalışan becerilerinin geliştirilmesi, bölgesel ekonomik kalkınma, iş etiği vb. sosyo-ekonomik konularla ilgilenir. Ayrıca doğal kaynakların verimli kullanılması, yeşil ve yenilenebilir enerji uygulamaları, verimli ürün yönetimi programları ve bunları gerçekleştirecek yazılım ve teknolojilerim geliştirilmesi hususlarını içeren çevre-ekonomisi konularını da kapsamaktadır.

Gerçekten de ancak güçlü ekonomilerde insanların yaşamlarını kaliteli bir şekilde devam ettirebileceği ulaşım, barınma, tüketim gibi hanehalkı yükümlülüklerini daha rahat gerçekleştirebildiklerini; sağlık, eğitim hizmetlerini daha rahat elde edebildiklerini ve bunları elde ederken daha az psikolojik buhran atlattıklarını görebilmekteyiz.. Bunun karşısında bizler yani gelişmekte olan ekonomideki bireyler oralara gidip “insanlar yaşıyo bee!!!” diyerek en derininden iç çekiyoruz. Yani sadece iç çekmekle yetiniyoruz. Üstüne birde “biz günü kurtaralım da oğlan/kız da zamanı gelince kendini kurtarsın” gibisinden sürdürülebililiğin yakınından uzağından geçmeyen toplumumuza özgü o herzamanki ‘amaaaan canım‘ tavrımızı takınıyoruz.

Bununla birlikte bir ayak yorgan ilişkisini kuramayıp üretmeden, kaynaklarımıza ve imkanlarımıza bakmadan alabildiğine tüketiyoruz.. “amaaan şimdi alayım ödemeye gelecek ay başlıyor zaten”, “amaaan canım ne var 12 taksit hem” vb. içses eşliğinde kredi kartına yükleniyoruz. Birde üstüne arabayı, evi ve son zamanların trendi cep telefonlarımızı kredi çekerek yine gelecek aylara taksitlendirerek ödüyoruz.. Yani şimdiyi taksitlendirip geleceğimizi borçlandırıyoruz. Biz sürdürülebilirliği çok yanlış anlamışız sanki… Taksit sürüyor, borçlanma hali sürüyor ama yaşam kalitesi sürdürülemiyor. Çünkü çoğu kişi bunları alırken sağlam, iyi maaşlı bir işi ve güvenilir bir işçi-işveren ilişkisi maalesef yok.. Çoğu yerde iş etiği, insanların sırtlarını güvenle dayayabileceği üretime dayalı güçlü bir ekonomisi ve haklarını koruyabilecekleri bir hukuk sistemi bulunmuyor.. Zaten genellikle iş ilişkilerinin aile, akraba, komşu, hemşeri, partili saadeti içerisinde gerçekleştiğini görüyoruz.. Torpilin her türlüsü dönüyor profesyonellikten eser yok.. Bunların olduğu yerde sürdürülebilirliğin konuşulması komik oluyor ama son zamanlarda herkesin dilinde pek bir popisi var sürdürülebilirliğin..

Kendimizde miyiz? Çok merak ediyorum.. Birde makro açıdan bakalım.. Sermayeyi etkin kullanıyoruz mu? Tabiiki kullanmıyoruz.. Ekonomik olarak dışarı bağımlı mıyız? Oldukça. Bununla birlikte kaynakları deli gibi tüketiyoruz da üretim yapıyor muyuz? Çok değil.. Peki kaynaklarımızı koruyor muyuz? Yooooo.. E teknolojimiz de yok, e yazılım da geliştiremiyoruz. Ne kadar büyük eksikliktir yazılım. Şimdilerde dünya yazılım üstüne dönüyor ki düşünün Minecraft isimli madencilik oyunu 2,5 milyar dolara alıcı buldu. Bir yazılımcı telefon için Sing! isimli kareoke ve sosyal ağ uygulaması üretmiş, aylık yaklaşık 1$ değerinde olan bu uygulamayı 100 milyon kişi indirmiş. Adamların aylık kazanımını siz hesaplayın. Whatsapp adındaki telefon uygulaması 19 milyar $’a satıldı. Ülkemizin 2016 sonunda 98,1 milyar $ kısa vadeli dış borç stoğu vardı. Yani tek bir telefon uygulaması ülkemizin kısa vadeli dış borç stoğunun %20’sini kapsıyor. Sosyal ağ platformu olan Facebook yazılımı şirketin piyasa değerini 362,5 milyar dolara ulaştı. Türkiye’nin Aralık sonu itibariyle piyasa değeri en yüksek 20 şirketin toplamından (yaklaşık 360 milyar TL) neredeyse 3 kat daha değerli.. Başka nasıl anlatabilirim ki?

Ar-Ge için ayırdığımız yatırım miktarını GSMH içerisinde anca atomik kuvvet mikroskobuyla seçebileceğiz. İnovasyon diye Avrupa’nın taşdevrinde kalmış fikirleri pişirip pişirip getiriyoruz. Eğitilmiyoruz ki zaten matematikte, fende ve hatta kendi dilinde okuduğumuzu anlamada dünyanın epeyce gerisindeyiz. Üniversitelerimizde yeni teknoloji geliştirecek yeterli teşviğimiz yok, ayrılan bütçeler komik.. Zaten bu adam mezun olsa yeni iş alanı, istihdam yaratılmıyor ama tam aksine üç-beş adamın yapacağı işi bir adamın üzerine yıkılarak istihdamın ve verimliliğin önüne geçiliyor… Sürdürülebilir kalkınma bu koşullarda nasıl gerçekleştirilebilir ki.. Hadi hepimiz itiraf edelim günü kurtarıyoruz, haksız mıyım? Titanic filminde gemi batarken anı kurtaran müzisyenler gibiyiz..

İçim şişti daha fazla sayamayacağım ama sonuç olarak hepimiz aynı gemideyiz ve gemideki delik hepimizi ilgilendiriyor. Bu sefer “Amaaan, bu delik benim değil ben açmadım” diyemezsin. “Amaaaan benim kamaram üst kısımlarda, tuzum kuru mu kuru” diyemezsin, suya girince kamaranda kalmaz, tuzunda eriyip gider.. Aynı delik hepimizin gemisini, hepimizin geleceğini batırıyor.

Sonuç olarak tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek için, üretim ve inovasyon geliştirmek için, iş etiğine sahip olmayan firmaları yola getirmek ve hakkettiğimiz  kaliteli eğitimi, işi, sağlık hizmetlerini, kısaca “iyi bir yaşamı” elde etmek için bişeyler yapmalıyız.. Buna kendimizin ve en yakınımızdakinin tüketim alışkanlıklarını değiştirerek yapmaya başlayabiliriz, hemen, şimdi! Yani rica ediyorum tabi bakmayın gaza geldim….

Fulya Şenbağcı Özer

11.03.2017

İzmir

Herşeyin Başı Sağlık Azizim! (Sosyal Boyut)

Her ne kadar insanın olduğu yerde sürdürülebilirlikten bahsetmenin çok zor olduğunu daha önceki yazılarımda vurgulamak istemiş olsamda, bu yazımda daha geniş kapsamıyla sürdürülebilirliğin toplumsal boyutuna değinmeye çalışacağım. Bu boyut insanlığın devamını kapsamaktadır ve emin olun insanoğlu doğayı tüketip aç kalıncaya kadar sürdürülebilirliğin en çok bu boyutuna eğilecektir. Eee herşeyin başı sağlık azizim..

Sürdürülebilirliğin sosyal boyutu sadece fiziksel sağlığımızı değil, ruhsal sağlığımızı da etkileyen dengeler ile ilgilenmektedir…. Sosyal adalet, toplumsal farklılıklara duyulan saygı, insan hakları, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma, işçi ve işveren ilişkileri vb. sosyal olguları; iş olanakları yaratma, becerileri geliştirme, eğitimde eşitlik, bölgesel kalkınmayı destekleme, iş etiği vb. sosyo-ekonomik olguları; çevre hukuku, sağlık ve güvenlik, iklim değişikliği, çevre etiği vb. sosyo-çevresel konuları kapsamaktadır.

Sürdürülebilirliğin bu boyutu her ne kadar çok insanoğlunun geleceğini ilgilendiriyor olsada bu boyutu en çok yine insanoğlunun kendisi baltalamıştır… 

bkz. fosil yakıtlar… belki ileride ciğerlerimiz zehirli karbon gazlarına uyum sağlayacak biçimde evrimleşir değil mi? Hem küresel ısınma sen ne güzelsin, sıccacık…

bkz. radyoaktif atıklar… aklıma Türkiye’de radyoaktif atık bulan öğrenciler ve bunu haber yapmaya çalışan spikerin dibine kadar gidip neredeyse “yenir ki bu” diyeceği haber geldi..

bkz. GDO… tek bir hipnoz hareketiyle domatesi tavuğa, tavuğu dinazora dönüştürebilirler. film değil abicim gerçek… ekmeğin arasına koyduğun o çekirdeksiz domates birgün tam ısıracakken seni ısırabilir.. 

bkz. kimyasal kirlilik… sadece fabrikalardan çıkıp havayı kirleten zehirli gazları, suları kirleten atıkları düşünmeyin.. bu konuda hepimiz en az fabrikalar kadar yetenekliyiz.. “koltukaltımız çiçek bahçesi gibim koksun” ozon delinsede olur, yeterki milletin burnu delinmesin.. “Aşkooom düğünümüzde 100 tane havai fişek patlatalım istiyorooom” tek bir tanesinin yaydığı kimyasal bir kamyonun bir yıl boyunca yaydığı gazdan daha tehlikeli ama çok güzel başkaları düşünsün değil mi?.. “Antibakteriyel sabun kullanalım, tüm bakterilere ölüüüm!” diyoruz da emin olun zavallı bakteriler o sabundan çok daha masum, arka etiketlerinde yazıyor size ve su canlılarına verdiği zararı.. Klorak (şimdi anlaşılmaz çamaşır suyu) kafası tüm bunlar, temizlik yaparken bile daha çok kirletiyoruz.. Aklıma birde zamanın kurşun içeren boyaları geldi. Çok solumanız halinde delirmenize neden oluyormuş.. he heyy zamane çılgınlarından kim kaldı…

bkz. adaletsizlik, ırkçılık, işsizlik, sömürgecilik, kıtlık, açlık… adaletine yandığımın dünyasında birileri burnundan çıkasıya kadar yiyor birileri açlıktan bebeklerini kaybediyor.. o toplumlarda sürdürülebilir bir yaşamdan, diğer toplumlarında insanlığından söz etmek imkansız…

bkz. savaşlar… arkadaşım niye savaşıyorsunuz insanoğlunun sürdürülebilirliği için sevişin, üreyin…

bkz. zombiler.. hah yukarıda bu kadar şey saymışken ve sayabilecekken tüm dünya jöle kafalı zombilerden sonlarının geleceğine takmış durumda… azıcık ucundan ısırttıracaktı sadece… bu arada “the walking dead”teki Negan birçok insan için sevimli bir pislik değil mi? Acaba insaoğlu için en büyük tehlike diktatörler midir? Onları kabul edip sevmemiz mi yoksa?

Neyse kimseleri üzerime sıçratmadan konuya dönüyorum. Yukarıda saydığım örnekleri çoğaltabiliriz.. Lütfen sizde aşağıya aklınıza gelen insanoğlunun sürdürülebilirliği için yapılan hataları aşağıda yorum kısmına ilave edin.. Edin ki biraz daha gözümüze sokalım…

Peki toplumların fiziksel/ruhsal sağlığı ve hatta insanoğlunun geleceği için ne gibi önlemler alınıyor? Bu önlemler yeterli mi? Sonraki yazılarımda bu konuya ayrıntılı olarak değineceğim… 

Fulya Şenbağcı Özer

5 Mart 2017

İzmir