Kapitalizmin Öfkeli “Son” Çocuğu: Prekarya

Sürdürülebilirlik ile ilgili her şey gelecekle bağlantılıdır. Öyledir ki biz sürdürülebilirlik uygulamaları ile günümüzden adaleti ve fırsat eşitliğini sağlayarak, çevreyi ve kaynakları gözeterek, verimli üretim-tüketim politikalarıyla her bir bireyi geleceği ile korumayı ve gelecekteki ortamı dengelemeyi bekleriz. Gelecekle ilgili düşünmeye başladığımızda hem umut hem kaygı hissederiz ki, maalesef genellikle bu sorumluluk duygusuna baskın gelir. Bu nedenle sürdürülebilirlik tam olarak anlaşılamayan, genele yayılamayan, anlaşılsa bile insanların, kurumların ve toplumların ben merkeziyetçi yapılarına takılan uygulamalar bütünü olarak sözde çok duyduğumuz ama ağır ağır yükselen bir ideadır. Ancak hiçbir toplum, hiçbir iktidar, hiçbir işletme ve hiçbir birey bu kavramdan ve getirdiği sorumluluklardan kaçınamaz. Yoksa sonuçlarından kaçamaz.

Bu bilinç özellikle 2000 sonrası varlıklarını daha da hissettiren öfkeli Prekarya sınıfı ile kendini daha fazla yükseltiyor. Evet öfkeli ama bir sorun neden öfkeli? Peki söylenildiği kadar tehlikeli mi? Evet ama kime ve neye göre?

Neoliberal Kapitalizm ile Prekarya’nın Doğum Anı

1980 sonrasında serbest piyasaların güçlenmesi, teknolojilerin artışı, üretimde otomasyonun yaygınlaşması, üretim-çalışma-ücretlerde esnekliğin oluşması, devlet ve sendikaların çalışma piyasaları ile ilgili politika üretemez hale gelerek zayıflatılması ile toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturan ve emeğinden başka satacak bir şeyi olamayan işçiler büyük bir baskı ve güvencesizlik altında kaldı.  Bu güvencesizlik, belirsizlik, beklentisizlik ve daha genel bir ifadeyle “geleceksizlik” gün geçtikçe de etkisini arttırmaktaydı.

Prekarya; güvencesizler, geleceksizler anlamını taşıyor. Kavram ilk İngiliz iktisatçı Guy Standing tarafından ortaya atılmıştır. Sadece bir avuç kişinin piyasaya, politikalara ve çalışma koşullarına kendi çıkarlarına göre yön vermesi ile yetersizleştirilen sendikalar sonucu savunulamayan haklar, artan fırsat eşitsizliği, gelir dağılımı dengesizliği ve sosyal adaletin olmaması ile karnını iyice büyüten kapitalizm büyük sancılarıyla birlikte son ve büyük ihtimalle sonunu getirecek öfkeli çocuğunu, Prekarya’yı doğurdu.

Prekarya kavramı, evet! Tamamen sürdürülebilirlik yani gelecek ile ilgilidir. Prekarya sınıfını oluşturan bireyler büyük kaygı içerisinde varoluşsal bir çaba içindedir. Tek beklentileri bu güvencesiz ortamda varlıklarını devam ettirmek, tek beklentileri şimdiyi kurtarabilmek. Ne yazık ki; hala yaşlı kapitalizm siyasi bakımdan güçsüz bu sendikasızlaşan proletaryayı ağzının suyunu akıta akıta çalıştırmaktadır.

Üstelik her zamanki gibi, bu bir avuç diş kolektif bir şekilde insanları ötekileştirmeye, sınıflaştırmaya, bölerek zayıflatmaya ve fakirleştirerek sindirmeye çalışır ama Prekarya farklıdır. Prekarya önceki çocuklarından ayırt edici bir özelliği olarak daha vasıflı, daha eğitimlidir ve tüm bu olanlara müthiş bir öfke besler. Bu donanımlı öfke toplumdaki her kesimi mühendisinden, kağıt toplayıcısına kadar kapsamaktadır. Artık güvencesizlik için bir meslek, bir köken, biz zaman, bir mekan yoktur. Güvencesizlik, geleceksizlik her yerdedir…

Prekarya Tehlikeli Mi? – Kitlesel Hareketler 101 Dersi

İnsanları rahatlıkla ayrıştırabilirsiniz. Irklara bölersiniz, dinlere bölersiniz, cinsiyetlerine, cinsel yönelimlerine, gelir düzeylerine, eğitimlerine, bölgelere, kültürlerine, ideolojilere, siyasi yönelimlerine, konumlarına, mevkilerine… İnsanları herhangi bir noktadaki herhangi bir farklılığından dolayı bölebilir, ayırabilir, ayrıştırabilirsiniz. Hatta ötekileştirir, öteler, baskılar ve hatta hedef gösterirsiniz. İğrenç bir şekilde farklılıklarını küfür gibi kullanırsınız. Ama… Ama öyle hassas iki nokta vardır ki insanları rahatlıkla bir araya getiren ki, o noktanın biri “açlık”tır. İnsanlar tüm farklılıklarından bağımsız olarak beynindeki iki nöronla bile yaşayabilir ama midesine giren iki lokma olmadan yaşayamaz. Diğer bir hassas nokta ise “özgürlük” tür. Her popülasyon, her canlı, her insan baskı gördüğü ortamda hayati kaygı yaşamaktadır.

Özetle, yaşamın devamlılığı ve gelecek ile ilgili belirsizlik ve kaygı, en üst kaygıdır ve tüm ideolojilerin, tüm yönelimlerin üzerindedir. Bu son noktadır, beynin en temel adrenalin ve noradrenalin hormonlarını inanılmaz düzeyde salgılandığı en ilkel bölgesini temsil eder aynı zamanda. Artık noradrenalin beyine ya savaşmasını ya kaçmasını fısıldamaz, bağırır.

Bu noktadan sonra istediğiniz kadar farklılıkları göze sokun, sindirmeye çalışın ya da tehdit edin, böyle bir kitleyi parçalayamazsınız. Hayatıyla sınanan, belirsiz bir gelecek ile ilgili güvencesi bulunmayan, özgürce kendini ve sevdiklerini yaşatamayan bir topluluk artık hiçbir şekilde korkutulamaz ve durdurulamaz da.

Daha açık bir ifade ile halkın karnındaki ve beynindeki gürültü, hükümdarın sesinden fazla duyulduğunda o hükümdarlık tek bir kıvılcım ile bitebilir. Ve kolaylıkla bu stres ve öfkeye teslimiyetle prekarya rahatlıkla harekete geçebilir. Sonuçta sürdürülebilirlik yani iyi bir yaşam ve iyi bir yönetim tüm genelin, her bir bireyin hakkıdır. Ve “eğitimli” ve “donanımlı” prekarya, tüm haklarının daha fazla bilincinde.

O nedenle prekarya için aynı zamanda ‘tehlikeli” gibi bir tanımlama kullanılıyor ki, bu tanım doğrudur tabii ki bu tehlike; kime göre, neye göre… Prekarya, diğer tüm sınıfların kendini güçlendirme bakış açısının aksine tümden bir “devrim” ile kendini yok etmeyi hedefler. Tüm siyasi yönelimlerden ve kalıplarından bağımsız, yepyeni bir siyasi hareketin temelini oluşturabilecek ve herkesi kapsayan dönüştürücü bir sınıftır, Prekarya…

Sonuç olarak; 2000 yılından bu yana bu sınıfın kitlesel hareketlerini artarak izliyoruz ve daha da fazla görmeye devam edeceğiz. Yani özellikle 2020 sonrası pandeminin de sonuçlarının etkisiyle dünya’nın bütününde halk hareketleri hızlı bir şekilde artacak…

Taa ki, Prekarya kendini kapitalizm ile birlikte yok edene kadar…

1 Mayıs Emeğin ve Emekçinin Bayramı, bayramımız kutlu olsun…

Sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

🍏 https://linktr.ee/Neurosustainability

ekonomidoktorunuz.com yazımdan

Ekonomi’nin Tüketimi

“Dünya, her insanın sadece ihtiyaçlarını karşılayabilir; açgözlülüğünü değil!”

Mahatma Gandhi

Sürdürülebilirlik, her ne kadar çevre alanında sıklıkla karşılaşılan bir kavram olsa da, hayatın her alanında çalışmaktadır. Bilim insanları bu konuyu çevresel, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirlik olarak sınıflandırsa da sürdürülebilir bir kalkınma için bu üç boyut birbirinden ayrı tutulamaz ve bağımsızlaştırılamaz.

Sürdürülebilirliğin üç boyutu çok basit bir prensiple çalışmaktadır: ekonominin sürdürülebilirliği, sosyalin sürdürülebilirliğine, aynı şekilde sosyalin sürdürülebilirliği de ekolojinin sürdürülebilirliğine bağlıdır. Ekoloji hücresi sosyalin hücresini, sosyal hücre ise ekonominin hücresini beslemektedir. Ancak biz ekoloji ve sosyal hücrelerini desteklemeden ekonomi hücresini “yanlış üretim ve tüketim politikaları” ile o kadar şişirdik ki, sosyalin ve ekolojinin hücrelerini parçaladık. Halbuki, güzel gezegenimiz daha 4.6 milyar yaşında. Dünya’nın yaşını 46 yıl olacak şekilde düşünürsek; insanoğlu sadece 4 saattir yeryüzünde ve endüstri devrimi başlayalı sadece 1 dakika oldu. Biz ise bu kadar kısa sürede, sadece 1 dakikada Dünya’daki ormanların ve işlenebilir toprağın yarısını yok ettik. Ama bir düşünelim; “büyüme uğruna büyümek, ancak bir kanser hücresinin ideolojisi olabilir” değil mi?

Doğanın bitmeyen pandemisi, insanoğlunun ta kendisi…

Çevre kirliliği, endüstri devrimiyle birlikte ateşlenen üretim ve tüketim faaliyetleri nedeniyle meydana gelmiştir. Bu öyle bir ateşlemedir ki, aşırı tüketime özendirilen ve daha fazlasını talep etmede, ya da borçlanmada herhangi bir sorun göremeyen “farkındalığı düşük ama dürtüselliği yüksek kitleler” yavaş yavaş daha fazla tüketebilmek adına kendilerini parçalamış, doğayı yıpratmış, kaynakları hor kullanmış ve hatta kaynaklar için savaşmış… Şimdiler de ellerinde buğday, uyarmaktalar: “kıtlık var!”

İktisat Teorisi Ders 1 – Ekonomi nedir? “Kıt kaynaklar ile sonsuz ihtiyaçları karşılamak”.

Kıtlık dediğimiz, öyle basit bir kavram değil. Artık hiç değil. Maalesef yenilenebilir dediğimiz, o yaşam ünitelerimiz bile artık “kıtlık” noktasına takılıyorlar. Temiz sularımız, “kıt”. Temiz hava, “kıt”. Bereketli topraklar, “kıt”. Çünkü doğanın tüm kalitesini ve dengesini süpürüp attık. Diğer canlıların bir dili olsaydı sanırım bizim için şunu söyleyeceklerdir: “Bu kendini en akıllı varsayan kordelılar şubesi, primatlar sınıfından bir hayvan türü olan insanoğlu, daha fazla tüketim ve para için tüm canlıların yaşam ünitesinin fişini çekiyor. Kesinlikle akıllı değiller, kesinlikle ahlaklı değiller ve kesinlikle bu sürdürülebilir değil.”

Onlara, kendimize ve yaşam alanlarımıza verdiğimiz zararları düşündüğümüzde, evet.. Hiç de haksız sayılmazlar. Daha neye gerçekte ne kadar ihtiyacımız var, bilmiyoruz. Firmalar yeni bir ürün çıkardığında ya da siyasetçiler yeni bir politika geliştirdiğinde, anında beynin o mantıklı veri işleyen bölgeleri olan kortekslerini kapayıp, ışık kapanına doğru kanatlarını açan minik sineklere dönüşüyoruz. İşimizi de o noktada hemen bitirmiyorlar; her yeni ve daha cazip görünen bir teklif kapanına yapışıp kaldığımızda vadeli satışla, taksit taksit tüketiliyoruz. Bugünü taksitlendirip, yarını borçlandırıyoruz.

Artık “sürdürülebilir” üretim ve tüketim inovasyonlarının ve politikalarının geliştirilmesi gerekiyor. Üretim ve tüketim etiği konularında eğitimlerin verilmesi gerekiyor. Sürdürülebilir kalkınmanın ancak ve ancak sürdürülebilirlik eğitimi almış “etik ve duyarlı” beyinlerden çıkabileceğinin idrak edilmesi gerekiyor. Yoksa sürdürülebilir kalkınma güzel bir hayalin ötesine geçemeyecek, tüm kurgunun aşağıdaki gibi geliştiği bir hikayede;

“Bir varmış, bir yokmuş.. Doğa insanı, insan parayı doğurmuş. Gel zaman git zaman, doğanın kucağında parayla oynayarak büyürken insan, bu bereketli ve güzel topraklara şuur tanımaz, acımasızlığın zorbalığa dayandığı, barış ve adaletin çok uzağında bir düzen çökmüş. Açgözlü doğasına teslimiyetle evlatlar hayırsız çıkmış; insanın tükettiği onu hayatta tutan doğa, paranın tüketimi de insan olmuş…”

Bu sistemi ve hikayenin sonunu değiştirebiliriz. Bir sonraki yazım ekonomik sürdürülebilirlik üzerine olacak. O zamana kadar farkındalıkta, iyi insan eylemlerinde ve işbirliğinde kalın.

Saygı ve sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com

25.01.2021 tarihli yazımdan

Nörobilimle Sürdürülebilirlik

28 Aralık akşamı değerli Okan Dedeoğlu ile Taze Gündem programında canlı yayında sürdürülebilirlik konuştuk. Kısmen de olsa temelde yatan sürdürülebilirliğin nörobilimi de açıkladık. 🍏

Sürdürülebilirlik nedir? 

Sürdürülebilirliğin nörobilim kısmında açıklaması nedir?

Sürdürülebilir uygulamalara neler ve hangi ülkeler örnek gösterilebilir?

Sürdürülebilir kalkınma amaçları nelerdir? Ülkemiz sürdürülebilirliğin neresinde görünüyor?

Ülkemizde sürdürülebilirlik ile ilgili neler yapılabilir?

Kurumların sürdürülebilirliği için neler yapılması gerekiyor?

Z kuşağının beklentileri ve gelecek ile ilgili düşünceleri nelerdir?

Bu kuşakların farklı düşünmelerini sağlayan nörobilimsel farklılıklar nedir?

Gelecek ile ilgili nasıl bir senaryo öngörülüyor? Önümüzdeki süreçte doğa, insan ve para ile ilgili neleri konuşacağız?

Sürdürülebilir iyi bir yaşam nasıl çalıştırılacaktır?

Ve daha fazlası için aşağıdaki bağlantıya tıklayanilirsiniz…

———
🚩Kanalıma ABONE olmayı unutmayın!
Sürdürülebilirlik, algı yönetimi, kitle algısı ve nörobilim ile ilgili videolarımın devamı gelecek!
———-
.. ve gezegendeki tüm huzur tek bir kırmızı elma ile bozulmuştu. Ben ise bu kaosun göbeğine yeşil bir elma bırakıyorum. Sürdürülebilir, yeni bir başlangıç için 🍏

KİM BU Z’LER? – Sürdürülebilirlik arayışında bir kuşak

Sürdürülebilirlik nedir? Kurum ve kuruluşlardan beklenen sürdürülebilirlik hedefleri, farkındalığı yüksek “yeşil ve dürüst” bir jenerasyon olan Z kuşağı ile nasıl gelişim göstermiştir? Tüm bu soruların cevaplarını ve daha fazlasını bulabileceğiniz bir video hazırladım. Saygı ve sevgiler…


———
🚩Kanalıma ABONE olmayı unutmayın!
Sürdürülebilirlik, algı yönetimi, kitle algısı ve nörobilim ile ilgili videolarımın devamı gelecek!
———-
..ve gezegendeki tüm huzur tek bir kırmızı elma ile bozulmuştu. Ben ise bu kaosun göbeğine yeşil bir elma bırakıyorum. Sürdürülebilir, yeni bir başlangıç için 🍏
———–
#sürdürülebilirlik #zkuşağı #zjenerasyonu #ekoloji #çevre #toplum #ekonomi #para #eğitim

Sürdürülebilir “İyi” Bir Yaşam

Yaşamın devamlılığı… İçerisine ne kadar umut ve aynı zamanda da kaygı barındıran bir cümle. Tüm gezegenin, içerisindeki büyük-küçük, omurgalı-omurgasız, yüksek veri işleyebilen-düşük veri işleyebilen her türün temeldeki birincil kaygısı ve kavgası kendi varlığı ile birlikte türünü devam ettirebilmek. Bu muhteşem sistem içerisinde kordalılar şubesi primatlar sınıfından bir memeli olan insanoğlunun da varlığı boyunca ortaya koyduğu mücadelenin, iş birliğinin ve her bir emeğinin temelinde de bu kavram yatmaktadır.

Sürdürülebilir bir ortam ve gelecek bekleyerek gelmiyor. Beklerken hiçbir şey tüketmesek bile zamanı ve potansiyelimizi tüketiriz. Evet evlerimizde kaldık ancak kapana kısılmadık, varlığımızın tarihi boyunca belki de yüzlerce kez yaşadığımız en temel içgüdümüzü ortaya çıkarma vakitlerinden bir dönemi daha yaşıyoruz, “adaptasyon”. Ve her ne kadar zor olsa da özellikle pandeminin ilk zamanlarında gayet iyi bir iş çıkardığımızı söyleyebilirim. Adapte olmak ve yaşamın devamlılığını sağlamak ancak farkında olmak, potansiyeli bulmak, ortaya çıkarmak ve bunu popülasyonumuza duyurmak ile kısaca her koşulda emek, eylemlilik ve iş birliği ile mümkün olmuştu her zaman.

Emek, en yüce kavramlardan biridir. Evet ama gerçekte emeğin değerini ne belirler? Emek ancak, gezegen ve tüm varlıklar için bir maliyeti ve eziyeti olmadığında değerlenmektedir. Emek, başka insanlara ve bu insanların çabalarına da zarar verilmediğinde değerlenmektedir. Emek, konfor alanlarındaki ben merkezine takılmadığında, başkalarına da fayda yaratabildiğinde değerlenmektedir. Önemli olan burada kendi varlığımızı, sosyal statümüzü ya da kazancımızı sürdürebilmek adına emek harcarken, dönüp kendimize soracağız: “benim bu çabamın başka insanlara, canlılara ya da gezegene maliyeti ya da getirisi nedir?”, “benim eylemlerimin gelecekteki sonuçları bana, insanlığa ve başka canlılara nasıl etki edecektir?”

İşte bu soruların sorulmaya başlanması ile sürdürülebilirlik bilinci de çalışmaya başlar. Çünkü sürdürülebilirlik, her koşulda nicelik değerli bir insandan çok, nitelik değerli bir insan diyen empatik ve gönüllü bir eylemlilik halidir. Sürdürülebilirlik bilimi; ekolojiyi, toplumu ve ekonomiyi sadece günümüz için değil gelecek için de koruyan uygulama ve politikaları temsil ediyor. Bu empatik ve yüksek duyarlılık içeren eylemler ancak ve ancak nitelik değerli insanlardan, yani ölçülemeyen değerler (empati, etik, ahlak, vefa, adalet, eşitlik, nezaket vb…) bakımından donanımlı olan insanlardan, liderlerden ve politikacılardan ortaya çıkabiliyor.

Buradan yola çıkılarak sürdürülebilir “İyi” bir yaşam derken; evet her canlı ekolojik, sosyal ya da ekonomik olarak sürdürülebilir iyi bir yaşam ortamını hakkediyor ancak asıl “iyi” ile vurgulanmak istenen, sadece değerleriyle değil emeği ve eylemleriyle de “iyi” olarak nitelendirebileceğimiz, insani bir yaşamdır. O nedenle sürdürülebilirlik ile ilgili tüm öğretiler gerçekte iyi bir insanın niteliklerini açıklamaktan çok, “iyi insan eylemlerini” açıklamaktan gelmektedir.

İyi olmak için ne kadar eylemde kaldığımız önemli, yarattığımız farkındalık ya da bütün için fayda önemli. İyi birey eyleme geçmedikçe ve eylemliliğini korumadıkça maalesef bencillik ve ego kazanacak. Bu da hem gezegen hem de popülasyonumuz için hiç sürdürülebilir olmayacak.

Gerçekten, iyi bir insanın zaten konfor alanı olamaz. Yunus Emre’nin dediği gibi “derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur”. Çevresinde gördüğü her türlü yanlışlık, israf, zorbalık, eşitsizlik, adaletsizlik veya kaba muamele onu rahatsız eder. Bu rahatsızlık, sorumluluk duygusuna dönüştüğünde ise kişi gönüllü bir eylemlilik haline geçer. Kendi tutumlarıyla birlikte çevresinin de tutumlarını değiştirmeye yönelir. Başkalarıyla işbirliği kurarak, daha iyi olana dönüşüm için kolektif bir şekilde fikir ya da çaba üretmeye başlar. Daha iyi bir gezegen, daha iyi bir toplum, daha iyi bir ekonomi için…

Evet biz de her canlının hakkı olan sürdürülebilir ve kaliteli bir yaşam ortamını hakkediyoruz. Ancak bunun için başlangıçta birey olarak biz sürdürülebilir “iyi insan eylemlerini” ne kadar uyguluyoruz? Yoksa başkalarından mı bekliyoruz? Ya da başkaları zaten yapmıyor, ben yapsam ne olur diyerek birde üzerine olumsuz pekiştirme mi yapıyoruz?

Bugün ilk işin “iyi bir insan eylemi” belirlemek olsun. Daha az su harcamak gibi… Daha az su harcamak için bugün emek ver, yarın ise bunu bir arkadaşına söyle. Daha az su tüketimi için yöntemler bulun ve bu yöntemleri birbirinizle ve çevrenizle paylaşın. Belirlediğiniz eylemi ve bu eylemin maddi-manevi sonuçlarını da belirterek daha da fazla insan ile bir araya gelin ve iş birliği geliştirin.

İyi insan eylemleri için iş birliği geliştirdiğimizde bu yavaşça sosyal yaptırıma dönüşür. Biz bir grup ne değiştirebiliriz demeyin, kurutmadığınız gibi kurtardığınız her kaynağın üzerine gelecek inşa ediyorsunuz. Aynı şekilde uymadığınız gibi karşı durduğunuz vicdanınıza dokunan her yanlışın üzerine toplum inşa ediyorsunuz.

Diyeceğim o ki, dünyanın en iyi, en temiz kalpli insanı olman bir fark yaratmıyor. Ama bugün geleceğin bir kahramanı olabilirsin. Sadece eylemde ve iş birliğinde kal…

Fulya Şenbağcı Özer

21.12.2020

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com yazımdan

Etiksel Kalkınma Teorisi ve Sürdürülebilirlik Dönüşümü

20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde kalkınma teorileri içerisinde yeni bir teori filizlenmektedir. Bir grup insan, ülkelerin savaş sürecinde ve sonrasında gelen hızlı sanayileşme ile hırslı para ve sömürü politikaları içerisinde göz ardı edilen bir kavrama odaklanmış, ekonomi içerisinde paranın ve üretimin gerçekte kim ve ne için olduğunu sorgulamaya başlamıştır. Tüm bu diyalogların merkezinde yer alan sosyal gelişim teorisyeni olan Denis Goulet ortaya “kalkınma etiği” ve “etiksel kalkınma” adında bir teori ortaya atmıştır.

Goulet, kalkınmanın gerçek göstergesinin artan üretim veya maddi refah değil, nitel insan zenginliği olduğunu savunur. “İyi yaşam” hakkını ve değerini savunan etiksel kalkınma teorisine göre evrensel olarak kabul edilmiş üç değer unsuru vardır – yaşamın sürekliliği, saygı ve özgürlük. Bu üç hakkı sağlamayan bir kalkınmanın etik olmasından söz edilemez demektedir.

Bu teori; küresel adalet, insan ihtiyaçları, insan hakları ve insan güvenliği konularına özel bir dikkat gösterir. Ayrıca küresel ilişkiler içerisinde ve özellikle ülkelerde uygulanan politikaların etik sorunları ile ilgilenmektedir. Etiksel kalkınma teorisinin, tamamen kamusal sürece entegre edilmesi gerektiğini savunur ve ilk olarak “ahlaki ve etiksel kavramlar iktidarı elinde bulunduran kişilerin kararlarına ne ölçüde etki etmektedir?” diye sorar.

Kalkınmanın etiği teorisi, sosyal, politik, ekonomik ve çevresel gelişme süreçlerinin hem bireylere hem de kitlelere büyük fırsatlar ve tehditler getirmesi ile bu fayda ve maliyetlerin oldukça eşitsiz ve adaletsiz bir şekilde dağıtılması nedeniyle tartışılmaya başlandı. Zamanla etiksel kalkınma teorisi yoksulluk, eşitsizlik, şiddet ve çevresel bozulmanın üstesinden gelmeye yönelik yerel, ulusal ve küresel çabaların amaç ve araçları üzerinde ahlaki bir yansıma olarak parlamaya başladı. Sonuç olarak kalkınma etikçilerine, iklim değişikliği ve sürdürülebilirliğe doğru dönüştürücü süreçler de eklenmiş ve teori tüm zamanlar için geçerliliğini hissettirmeye başlamıştır.

Sürdürülebilirlik sadece çevrecilik değildir, sürdürülebilirliğin tanımı ayrıca sosyal eşitlik ve ekonomik kalkınma için endişeleri barındırır. Bu kavram, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da ihtiyaç ve kaynaklarını bugünden önemseyen ve koruyan bir bilinç düzeyidir. Bu yüksek bilinç düzeyi, gezegeni, içindeki hayatı ve çeşitliliği de önemsetecek kadar empatik ve yücedir. Bu bilinç düzeyini Einstein’ın bir sözüyle ifade edelim “Karşılaştığımız sorunları, onları yarattığımız zamanki düşünme düzeyimizle çözemeyiz!”. Evet, yarattığımız problemler diyor. Bu gezegen ve ilişkilerimiz içerisindeki tüm sorunları bizler yarattık ancak aynı noktadaki zihniyet bu sorunları çözmek yerine daha da içinden çıkılamaz hale getirecektir. O nedenle sürdürülebilir düşünce ancak zihinlerin değişmesi ve sürekli eğitilmesi ile birlikte insanların ben merkeziyetçiliklerinden sıyrılıp konfor alanlarını terketmesiyle gerçekleşebilecek bir ideadır. En önemlisi de bu idea, devlet tarafından doğru sürdürülebilirlik politikaları ile desteklenmelidir.

Kısaca, sürdürülebilirlik kavramında da aynı etiksel kalkınma teorisinde olduğu gibi “daha ​​fazla olma” durumu, “daha ​​fazlasına sahip olma” durumuna meydan okur. Kalkınma etiğinin “iyi yaşam” ve “iyi insan” amaçları için sürdürülebilirlik uygulamaları; ekolojik, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla “iyi yaşam desteği” gibi çalışır. Bununla birlikte etiksel kalkınma teorisi sürdürülebilirlik kavramının toplumlar tarafından en fazla göz ardı edilen kısmını beslemektedir; sosyal sürdürülebilirlik.

Ekonomik sürdürülebilirlik ve kalkınma ancak ve ancak sosyal sürdürülebilirliğe bağlıdır ama genellikle en fazla gündem olan ve politikalar ile desteklenen kısmı sosyal sürdürülebilirlik içindeki ekonomi kısmıdır. Bizler bundan sonra yazılarımızda ekonomik sürdürülebilirlik ve daha etiksel bir kalkınmadan söz edebilmek için sosyal politikalar neler olmalıdır? Sorularına yanıtlar arayacağız. Sağlıkla kalın…

Fulya Şenbağcı Özer

13.12.2020

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com yazımdan

Sürdürülebilir Zincir


Sosyal sürdürülebilirlik olmadan ekonomik sürdürülebilirliğin sağlanabileceği düşüncesi çok ağır bir yanılgıdır. “BÜYÜME UĞRUNA BÜYÜMEK ANCAK BİR KANSER HÜCRESİNİN İDEOLOJİSİ OLABİLİR…” sözü de tam bunun karşılığıdır. Ekolojik krizler nedeniyle sosyal sistemlerin tükenmesi ve akabinde ekonomik anlamda çöküş kaçınılmazdır. Bunun tam tersi olan bir alt sistemin desteklendiği ortamda bir üst sistemin desteklenmemesi ile büyütülen hücre bir üst hücreyi parçalayacaktır. Uygun olan sistem her bir hücrenin birlikte gelişmesidir.

Bunu söyleyebilmek için bilim insanı olmak gerekmez, bilinci açık her varlık bu farkındalığa sahiptir. Dünya olarak çoğu kez bunu deneyimledik ve günümüzde de deneyimlemeye maalesef ki devam ediyoruz. Ancak bu sistemin mühendisliği ve işletilmesi bir bilimdir ve gelişmiş ülkelerin yükseköğretim programlarında “Sürdürülebilirlik Mühendisliği”, “Sürdürülebilir İşletmecilik” programlarına ayrıca istihdam olarak bu alanlara fazlasıyla rastlamaktayız.

Sürdürülebilirlik bağlamında tam karşılamasa  da kalkınma bağlamında gelişmiş olarak değerlendirilen bu ülkeler her ne kadar kaynaklarını etik ve sürdürülebilir olmayan bazı şekillerde sağlamışlar ise de *, sürdürülebilirlik ideolojisini kazanarak kaynaklarını korumuş ve geliş(tir)miştir. Çünkü bu bilinç herkese sadece “günü kurtaran” yerine kaynak verimliliği ile “tüm zamanları kurtaran” bir vizyon verir.

Özellikle bu süreçte ülkemiz de dahil olmak üzere tüm toplumların bu vizyona ve sürdürülebilir inovasyonlara her zamankinden fazla ihtiyacı olduğunu yine deneyimliyoruz. Ayrıca şekilde görülen sıralamanın tüm zamanlar için kabul edilebilir zincirini..

Ekonomiyi sosyal sürdürülebilirliğin içine dahil eden bilincin, örnek vermek gerekirse toplumu hem sağlık hemde karantina da finansal açıdan destekleyebilen sistemlerin virüs ile mücadele de daha başarılı olduğunu izleyebilmekteyiz. Ancak ekonomilerini büyütmek adına sosyal sürdürülebilirliğin önünde tutan ya da sürdürülebilir sosyal tedbirleri iyi alamayan, bu sistemi iyi çalıştıramayan toplumların ise hem sosyal ve hem sağlık sistemlerinin çöküşünü izlemekteyiz. Sonuçta aynı bir kanser hücresi gibi ekonomiyi koruma ya da büyütme uğruna sosyal hücre parçalanırsa, ekonomininde çökmesi kaçınılmaz olacaktır. Dünya’nın geçirdiği bu evreyi tüm toplumların en az kayıpla atlatmasını diliyorum…

Fulya Şenbağcı Özer
18 Kasım 2020
İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

*Çünkü sürdürülebilirlik bilinci bir toplumun, kitlenin ya da kişilerin çıkarlarını başkalarının çıkarının üstüne çıkarma etik ve adil ol, zorba ve bencil olma! der.
** Görsel kaynağı: Wikipedia

Cennetin Mühendisleri – Sürdürülebilirlik Gönüllüleri! Evet, Siz!

Dünyamız, içerisindeki çeşitlilik ve renklilik; kendi türümüz ve diğer canlı dostlarımız; yeşil doğamız, ağacımız, taşımız, toprağımız, tarlalarımız; sularımız, denizlerimiz, deryalarımız, derelerimiz, göllerimiz, akarsularımız, şelalelerimiz; atmosferimiz, oksijenimiz, bulutlarımız, yağmurlarımız, rüzgarımız ve gökkuşağımız…. Hayat sen ne güzelsin? Evet buradan Doğa Anaya olan aşkımı ve bizi bu cennete layık gördüğü için minnetlerimi iletmek istiyorum. Seni seviyoruz Doğa Ana!!!

Annelerimiz, annanelerimiz derler yaa “Sen birde beni gençken görecektin” Doğa Anamızın da böyle bir cümle kurduğunu düşünsenize… Sonuçta o da bizim gibi yaş alıyor ki gençken kimbilir daha ne kadar çok güzeldi. Peki, açıkçası merak ediyorum; Doğa Ananın bize sunduğu bu cennet güzelliğinin kaçta kaçı bize kaldı ve kaçta kaçı bizden sonraki kuşaklara kalacak acaba? Biz bu güzelliğin ne kadarını koruyabileceğiz ve bu zamana kadar çirkinleştirdiklerimizi tekrar nasıl güzelleştirebileceğiz?

Eğer sizde bu soruları soruyor, bu soruların cevaplarını önemsiyor ve sürdürülebilirliği benim gibi hayatınızın odağı noktasına taşıdıysanız tebrikler!! Tabiri caizse hepimiz birer Cennetin Mühendisleri sayılırız.

“Sürdürülebilirlik, cennetin mühendisliğidir. Tüm canlılar için en iyi yaşam koşullarını oluşturmayı ve bu koşulların devamlılığını hedefler.”

Fulya Şenbağcı Özer

Neden mi sürdürülebilirlik kavramı için “cennet mühendisliği” gibi belki de biraz uçuk bir tanım yapıyorum? Çünkü sürdürülebilirliği inceledikçe içinde barındırdığı konuların bizim gözümüzde canlandırılan cennete ne kadar uyum sağlayabildiğini gördüm. Sürdürülebilirlik bilinci bize bir yandan iyi, kaliteli, güzel ve devamlılığı olan bir yaşamı ve yaşam alanını sunuyorken, bir yandan da, zorbalığın, diktanın, hukuksuzluğun, arsızlığın ve ahlaksızlığın önüne de geçerek, eşitliği, adaleti, özgür düşünceyi, demokrasiyi, farklılıklara duyulan saygıyı, ve etiği tüm toplumda anlaşılabilir ve uygulanabilir seviyeye getirmeye çalışıyor. Bunlar ile birlikte, bereketin her birey için adil dağılımını ve devamlılığını hedefliyor. Böyle sürdürülebilir bir ortamın cennet olduğunu düşünmekte haksız mıyım?

Yukarıdaki paragraf içinde saydığım tüm güzel koşulların mekanizmalarının, biri(leri)nin çıkarlarını başka bireylerin ya da ekosistemin çıkarlarının önüne geçirmeden adil ve doğru bir biçimde hesaplanması ve çalıştırılması gerekmektedir. Bu nedenle sürdürülebilirlik sistemin kurulması ve bu sistemin işlevselliğinin gezegenimizin yaşamı boyunca devamlılık sağlaması ciddi bir mühendislik ve inovatif düşünce gerektirmektedir. Tek bir dünyamız, bu dünyada sadece tek bir hakkımız, tek yaşamımız var ve bu tek şansımızda kendimize ve torunlarımıza cenneti hediye edebiliriz eğer bu zor işin üstesinden gelebilirsek ve bizden sonraki kuşakları da bu yönde eğitebilirsek….

Özetle sürdürülebilirlik, Doğa Ana gibi, hayat gibi çok yönlü, çeşitli, renkli ve gerçekten çok kapsamlı bir konudur. Ayrı ayrı gerek sosyal boyutu için olsun, gerekse ekonomik ve ekolojik boyutları için olsun içerisinde bir çok uygulamayı barındırmaktadır.

Aşağıda daha önceden paylaştığım bu şemada sürdürülebilirliğin tüm boyutları içerisinde kapsadığı konuları görebilirsiniz. Her konu kendi içerisinde birçok uygulamayı barındırmaktadır ve her geçen gün çeşitli inovasyonlarla sürdürülebilirlik uygulamalarının nicesi bahar çiçekleri gibi ortaya çıkmaktadır. Yeterki insanoğlu istesin… Bu şema hepimiz için sürdürülebilirliğe giden bir yol haritası gibidir…

Cennetin değerli mühendisleri, bu yazımdan sonraki yazılarımda sürdürülebilirlik uygulamalarını teker teker ele alarak yavaş yavaş ilerleyeceğiz. Elimden geldiği, dilimin döndüğü kadarıyla her bilgiyi yazmaya, sürdürülebilirlik ile ilgili her haberi ve yeni-eski her uygulamayı ve teknolojileri burada siz sürdürülebilirlik ile ilgilenen dostlarımla paylaşmaya çalışacağım. Şimdilik aşağıdaki videoda sizi cennetimiz ile başbaşa bırakıp diğer yazımı yazmaya başlıyorum… Aşağıdaki videoyu izleyin, gerçekten burası cennet değil de nedir?

Video açılmaz ise buraya tıklayarak izleyebilirsiniz…

Sevgiler

Fulya Şenbağcı Özer

9 Nisan 2017

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

Soluk Mavi Nokta – Carl Sagan

Carl Sagan, 11 Mayıs 1996’da bir konuşmada yukarıda paylaştığım fotoğrafı yorumlamıştır. Efsanedir, her okuduğumda tüylerim diken diken oluyor. Sürdürülebilirliğin sosyal, ekonomik ve ekolojik boyutu sadece 5 paragrafta bu kadar mı güzel özetlenir. “Soluk Mavi Nokta” isimli kitabında da geçiyor bu cümleler ama  Carl Sagan’ın o müthiş ses tonuyla dinlemek gerekiyor..

(Video açılmazsa buraya tıklayarak videoyu izleyebilirsiniz)

Ben bu bloğa sürdürülebilirlik ile ilgili 100 tane yazı yazsam aşağıdaki gibi güzel ifade edemem sizlere. Buyrun Carl Sagan’ın o nefis konuşması:

“Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.”

Kaynak: Wikipedia’dan aynen kopyalayıp, yapıştırdım.

Doğa Ana! Olmasaydın, Olmazdık!!! (Ekolojik Boyutu)

“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Şef Seattle, Kızılderili Lider

‘Doğa ana’ diyoruz.. Neden ‘ana’ dediğimizi hiç düşündünüz mü? Eminim anında hissettiniz.. Bizi göğsünde barındıran, besleyen, tüm verdiğimiz zarara rağmen yine vermeye devam eden, hep yanıbaşımızda varolan, bizi var etmiş, hep varolacakmış gibi gelen o nedenle değerini zamanında ve yeterince göstermediğimiz bir oluşumdan bahsediyoruz. Aynı ana gibi değil mi Dünyamız? Burası bizim yuvamız ve şimdilik insanoğluna buradan başka bir yuva yok. Burası bizim yaşayabildiğimiz, sahip olduğumuz tek yer…

Carl Sagan’ın ruhu tarafından ele geçiriliyormuşum gibi bir hisse kapıldım birden (keşke de öyle olsa)… Gerçekten de dünyamız ile ilgili en çok hoşuma giden cümleler onun dilinden dökülmüştür. Bir sonraki yazımda onun 1996’da yaptığı konuşmayı olduğu gibi alıntılamaya karar verdim. Buraya tıklayarak o konuşmaya gidebilirsiniz…

Sürdürülebilirliğin çevresel boyutu en genel anlamıyla, doğanın dengesinin, doğal kaynakların, dünya içerisindeki çeşitliliğin ve yaşamının devam ettirilmesi adına korunmasını hedef almaktadır.

Sürdürülebilirliğin ekolojik boyutu; temiz su kaynaklarının ve havanın korunması, zehirli gazların azaltılması, bioçeşitliliğin korunması, çevresel araştırmalar yapılması, geri dönüşüm ve atıkların gübreleştirilmesi gibi uygulamalar ile birlikte; doğal kaynakların verimli kullanılması, yeşil ve yenilenebilir enerji uygulamaları, verimli ürün yönetimi programları ve bunları gerçekleştirecek yazılım ve teknolojilerim geliştirilmesi hususlarını içeren çevre-ekonomisi konularını ve çevre hukuku, sağlık ve güvenlik, iklim değişikliği, çevre etiği vb. sosyo-çevresel konuları kapsamaktadır.

Günümüzde çevre ile ilgili artan kaygılar; aktivistlerin, hayvanseverlerin yükselen sesleri ve baskıları; doğal kaynakların korunması ile ilgili devlet yaptırımları ve yasaları; firmaların çevreye duyarlı sosyal sorumluluk anlayışınına bürünmeye çalışmaları; kaynakların azalması ve alanların daralması nedeniyle geridönüşüm ve atık yönetiminin önem kazanması ile sürdürülebilirliğin çevresel boyutunun üzerinde çok fazla durulmaya başlanmıştır. Delinen ozon, kirlenen hava, kirlenen su, kirlenen toprak, betona dönüşen bitki örtüsü, fosil yakıtların kullanılması ile havaya salınım yapan zehirli karbon gazları, iklim değişikliği, küresel ısınma ve buzulların erimesi, daha çok kuraklık, artan kıtlık, atıklardan daralan kaliteli yaşam alanları, bazı canlı türlerinin soylarının tükenmesi, dünyanın ekosistemindeki dalgalanmalar vb. gibi sebep olduğumuz nedenlerle diğer canlılarla birlikte neslimizi de tehlikeye attık. Birçok insan ve diğer canlılar yiyecek bir lokma yemek, içecek bir damla su bulamıyor. Şimdi insanoğlu bu konu üzerinde durmayacak da ne yapacak? Tüm dünya seçimler ve politikacılar üzerine mi konuşacak? Ya da bilmem kimin, bilmem ne giydiğini, yediğini mi konuşacağız? Gülünç olmayın tabiiki sürüdürülebilirliği konuşacağız, öyle de yapıyoruz zaten.

Artık daha yüksek bir bilinç ile tüm dünyada doğa ananın kalbini yeniden kazanma çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmalar içerisinde kaynakların etkin kullanılması, geri dönüşüm ve etkin atık yönetimi planlarının uygulamaya sokulması, çevre etiği ve getirilen sınırlayıcı yasalar, zehirli karbon gazlarının salınımının azaltılmaya çalışılması (özellikle lojistik sektöründe), yenilenebilir teknolojilerin hayata geçirilmesi, nükleerden ve nükleer teknolojilerden kaçınılması örnek olarak gösterilebilir. Bu zamana kadar dünyamıza ciddi zararlar verdik.  Nerede görmüştüm hatırlamıyorum ama verdiğimiz zararın şöyle bir matematiği vardı:

Dünya 4.6 milyar yaşında. Bunu 46 yıl olarak farzedersek; insanoğlu sadece 4 saattir yeryüzünde ve endüstri devrimi başlayalı sadece 1 dk oldu. Biz ise bu kadar kısa sürede ormanların yarısını yok ettik. Steve Cutts’ın ödüllü animasyonu “Man” bu 4 saatlik süreci 3 dk ile çok güzel özetlemiş. Sizi hiç yormadan hemen aşağıda paylaşıyorum bu animasyonu.

(Video açılmazsa buraya tıklayarak videoyu izleyebilirsiniz) 

Ne güzel anlatılmış değil mi yuvamıza ve yuvamızı paylaştığımız dostlarımıza verdiğimiz zararı? Hani bazen diyorum birde kızıyorlar bana ama insandan daha vahşi bir canlı olduğunu düşünmüyorum. Kötü birer ev arkadaşıyız biz… Hakikatten şöyle bir düşünelim eşsiz güzellikte bir evdeyiz ve birsürü ev arkadaşıyla yaşıyoruz. Ama evdeki bir arkadaş, en güzel odaları, mutfağı, banyoyu ele geçirmiş durumda ve siz diğer ev arkadaşlarınızla o evin bir köşesinde tıkılmış durumdasınız. Bu kişi devamlı sizin alanınıza giriyor, diğer odalar yetmiyormuş gibi sizin odanızı yavaş yavaş ele geçiriyor, sizin dolabınızdan yiyor içiyor, üstüne çöpünü yine sizin odanıza bırakıyor; siz sigara içmiyorsunuz ama o pişkin bir şekilde odanızda sigarasını içiyor, üstüne birde odanızda rahat bir şekilde gazını çıkarıyor, yeri geliyor sizin kıyafetinizi gasp ediyor bunuda sizin kafanıza vura vura, tekme-tokat yapıyor. Ve maalesef gidecek başka bir yeriniz yok siz kısacık yaşamınızda bu zorba ile yaşamak zorundasınız. Bir ömürlük trajedi….. İşte ucundan kıyısından böyle birşey diğer canlılar için insanoğluyla yaşamak.

Gerçi diğer ülkelerdeki gibi değil ama bizim insanımız da durumun ciddiyetinin çok farkında; “hava bu seneki kadar sıcak hiç yapmadı”, “bu sene sıcaklık normallerin çok altında soğuk vurdu”, “n’apalım abla? Bu sene geçen seneye göre pek az mahsül aldık fiyatlar ondan uçtu”, “hayvanlar bu sene çok yavrulamadı”, “buralarda eskiden çok güzel bir göl vardı, balık tutardık”, “eskiden buralarda çok güzel bir orman vardı” kesin AVM olmuştur… Maalesef İzmir-Balçova AVM konusunda uçmuş durumda. Bu bölgede sıra sıra AVMler dizilmiştir. Aşağıdaki haritada göstermek istedim. Fotoğrafta işaretlediğim ve şimdilerde AVM olan yerler eskiden yemyeşilmiş ve çok güzel mandalin bahçeleri varmış. Dahası biz Narlıdereden ev aldığımız sırada arkamızdaki dağda kocaman bir orman vardı ve hiç ev bulunmuyordu.. Sadece 10 yılda Narbel isminde bir semt kuruldu oraya ki dağın zirvesine kadar yüksek binalar diktiler. Birde şimdi güzelim teleferiği de imara açtılar. 


Türkiye bu konuda çok kötü noktalarda… Şişirilmiş inşaat sektörü, bilinçsiz yapılan binalar, bilinçsiz yapılan altyapı ve yerleşim planları, e birde peşkeş çekilen müteahhitler sayesinde yeşil alan kalmıyor. Evet peşkeş çekiliyor hatta gizliden ortak bile olunuyor. Gerek parsel numaraları değiştirilerek olsun, gerek müteahhit firmanın küçücük bir alana cami veya okul bağışı ile koskoca parseli imara açtırtması yoluyla olsun (ki daha kimbilir ne gibi yöntemler kullanıyorlar) koskoca yeşil alan olan parseller talan edilmektedir. Bu ülkede 1. dereceden SİT alanları bile imara açılıyor. Sonuç olarak heryeri betonlaştırdılar ve betonlaştırmaya devam ediyorlar. Hatta kentsel dönüşüm ile beton tekrar betonlaştırılıyor. Birde bu alanlar birçok canlı için de yuva. Zaten insanlar hayvanların yaşam alanlarına usulsüzce girip yıllardan beridir onları zehirliyor. Daha da kötüsü korkunç barınaklara atarak yavaş yavaş öldürüyor. Kesinlikle başka bir yazıda ülkemizdeki barınaklar konusunu, cehennemini detaylı anlatacağım.

Doğaya verilen zarar sadece betonlaştırmadan ibaret değil. Ya biz hakikatten enteresan bir milletiz. Adam beyaz eşya alıyor A++ ama tüm gün elektronik eşyalarını standbye da tutuyor. Binasında çok daha verimli ve ekonomik olan daha da önemlisi temiz olan jeotermali var, hala elektrikle ya da kömürle ısınmayı tercih ediyor. Belli bir yaşın üstünde olanlar aman ekonomik olsun diye bulaşığı makinada değil elde yıkıyor, bulaşık makinesinden çok daha fazla su sarfediyor. 
Çevre atık bakımından da müthiş kirletiliyor. Çöpler oraya buraya atılıyor. Adam çiğdem (çekirdek) yiyor, çöpünü tek tek yere atıyor. Neymiş efendim keyif yapıyormuş. Küllüğünü orta yere boşaltıyor. Mangal yakıyor, izmarit atıyor, bilinçsizce ateş yakıyor ormanı tutuşturuyor. Çoluk çocuk deniz keyfi yapacaklar, pet şişelerle sular taşıyorlar, boş pet şişeleri kumda, denizde bırakıyorlar. “Dolusunu getirmeye üşenmiyorsun da, boşunu götürmeye niye üşeniyorsun e pis insan?” diye sorucam birgün, dayak yersem burada duyururum. Darı yiyorlar kuma dikiyorlar. Bir dikili ağaçları yoktur ama bir pazar günü sonrası koskocaman pilajı mısır, izmarit ve pet şişe tarlasına dönüştürebiliyorlar. Denize uçan naylon poşetlerden ve pisliklerden bahsetmek bile istemiyorum. Daha o kadar çok yapılan iğrençlik varki gerçekten burada yazmak istemiyorum. 

Hepimiz görüyoruz ki fabrikaların da çevreye zararları korkunç durumda. Bacalarından çıkan zehirli gazlar, derelere bıraktıkları atıkları hem suları hem içindeki canlıları, hemde bizleri zehirliyor. Torbalı da bir mermer işleme fabrikası arkasındaki dere yatağını tamamen doldurmuş durumda mermer atıklarıyla ve dereyi tıkadılar. Sadece oradaki suyu kurutmadılar, oradan su bekleyen çiftçiye de, su içen her bir canlıya zarar verdiler.  

Şimdi kendimize soralım yukarı resimdeki yerkürenin hangi yarısını çocuğunuza, gelecek nesillere bırakmak istiyorsunuz?

Korkarım ki yakında çocuklarımız için ağaçların gölgesinde oturabilecekleri yeşil alanlarımız, ciğerlerini dolduracak temiz havamız, suyunu kana kana içecekleri derelerimiz, ayaklarını çırpıştıracakları temiz göllerimiz, kızgın kumlardan serin sulara atlyabilecekleri temiz plajlarımız kalmayacak. Yabancılara özelleştirdiğimiz, kendi topraklarında para verip girebilecekleri hariç tabiiki. Sokakta oynayıp sarılabilecekleri minik dostları olmayacak. Ama neyseki onlara birsürü beton ve çılgınca para harcayabilecekleri AVM’ler bıraktık. Halbuki çok güzel bir kızılderili atasözü vardı:

“Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık”…

Ödünç aldık ama koruyamadık. Çünkü bu dünyadaki en güçlü parazittir insan. Ama tabiki de bunu durdurmanın çok çeşitli yöntemleri bulunmaktadır. İleri yazılarımda bu yöntemler, dünya üzerindeki sürdürülebilirlik uygulamaları ile ilgili konuşacağız.. 

Fulya Şenbağcı Özer

26.03.2017

İzmir