Nörobilimle Sürdürülebilirlik

28 Aralık akşamı değerli Okan Dedeoğlu ile Taze Gündem programında canlı yayında sürdürülebilirlik konuştuk. Kısmen de olsa temelde yatan sürdürülebilirliğin nörobilimi de açıkladık. 🍏

Sürdürülebilirlik nedir? 

Sürdürülebilirliğin nörobilim kısmında açıklaması nedir?

Sürdürülebilir uygulamalara neler ve hangi ülkeler örnek gösterilebilir?

Sürdürülebilir kalkınma amaçları nelerdir? Ülkemiz sürdürülebilirliğin neresinde görünüyor?

Ülkemizde sürdürülebilirlik ile ilgili neler yapılabilir?

Kurumların sürdürülebilirliği için neler yapılması gerekiyor?

Z kuşağının beklentileri ve gelecek ile ilgili düşünceleri nelerdir?

Bu kuşakların farklı düşünmelerini sağlayan nörobilimsel farklılıklar nedir?

Gelecek ile ilgili nasıl bir senaryo öngörülüyor? Önümüzdeki süreçte doğa, insan ve para ile ilgili neleri konuşacağız?

Sürdürülebilir iyi bir yaşam nasıl çalıştırılacaktır?

Ve daha fazlası için aşağıdaki bağlantıya tıklayanilirsiniz…

———
🚩Kanalıma ABONE olmayı unutmayın!
Sürdürülebilirlik, algı yönetimi, kitle algısı ve nörobilim ile ilgili videolarımın devamı gelecek!
———-
.. ve gezegendeki tüm huzur tek bir kırmızı elma ile bozulmuştu. Ben ise bu kaosun göbeğine yeşil bir elma bırakıyorum. Sürdürülebilir, yeni bir başlangıç için 🍏

KİM BU Z’LER? – Sürdürülebilirlik arayışında bir kuşak

Sürdürülebilirlik nedir? Kurum ve kuruluşlardan beklenen sürdürülebilirlik hedefleri, farkındalığı yüksek “yeşil ve dürüst” bir jenerasyon olan Z kuşağı ile nasıl gelişim göstermiştir? Tüm bu soruların cevaplarını ve daha fazlasını bulabileceğiniz bir video hazırladım. Saygı ve sevgiler…


———
🚩Kanalıma ABONE olmayı unutmayın!
Sürdürülebilirlik, algı yönetimi, kitle algısı ve nörobilim ile ilgili videolarımın devamı gelecek!
———-
..ve gezegendeki tüm huzur tek bir kırmızı elma ile bozulmuştu. Ben ise bu kaosun göbeğine yeşil bir elma bırakıyorum. Sürdürülebilir, yeni bir başlangıç için 🍏
———–
#sürdürülebilirlik #zkuşağı #zjenerasyonu #ekoloji #çevre #toplum #ekonomi #para #eğitim

Sürdürülebilir “İyi” Bir Yaşam

Yaşamın devamlılığı… İçerisine ne kadar umut ve aynı zamanda da kaygı barındıran bir cümle. Tüm gezegenin, içerisindeki büyük-küçük, omurgalı-omurgasız, yüksek veri işleyebilen-düşük veri işleyebilen her türün temeldeki birincil kaygısı ve kavgası kendi varlığı ile birlikte türünü devam ettirebilmek. Bu muhteşem sistem içerisinde kordalılar şubesi primatlar sınıfından bir memeli olan insanoğlunun da varlığı boyunca ortaya koyduğu mücadelenin, iş birliğinin ve her bir emeğinin temelinde de bu kavram yatmaktadır.

Sürdürülebilir bir ortam ve gelecek bekleyerek gelmiyor. Beklerken hiçbir şey tüketmesek bile zamanı ve potansiyelimizi tüketiriz. Evet evlerimizde kaldık ancak kapana kısılmadık, varlığımızın tarihi boyunca belki de yüzlerce kez yaşadığımız en temel içgüdümüzü ortaya çıkarma vakitlerinden bir dönemi daha yaşıyoruz, “adaptasyon”. Ve her ne kadar zor olsa da özellikle pandeminin ilk zamanlarında gayet iyi bir iş çıkardığımızı söyleyebilirim. Adapte olmak ve yaşamın devamlılığını sağlamak ancak farkında olmak, potansiyeli bulmak, ortaya çıkarmak ve bunu popülasyonumuza duyurmak ile kısaca her koşulda emek, eylemlilik ve iş birliği ile mümkün olmuştu her zaman.

Emek, en yüce kavramlardan biridir. Evet ama gerçekte emeğin değerini ne belirler? Emek ancak, gezegen ve tüm varlıklar için bir maliyeti ve eziyeti olmadığında değerlenmektedir. Emek, başka insanlara ve bu insanların çabalarına da zarar verilmediğinde değerlenmektedir. Emek, konfor alanlarındaki ben merkezine takılmadığında, başkalarına da fayda yaratabildiğinde değerlenmektedir. Önemli olan burada kendi varlığımızı, sosyal statümüzü ya da kazancımızı sürdürebilmek adına emek harcarken, dönüp kendimize soracağız: “benim bu çabamın başka insanlara, canlılara ya da gezegene maliyeti ya da getirisi nedir?”, “benim eylemlerimin gelecekteki sonuçları bana, insanlığa ve başka canlılara nasıl etki edecektir?”

İşte bu soruların sorulmaya başlanması ile sürdürülebilirlik bilinci de çalışmaya başlar. Çünkü sürdürülebilirlik, her koşulda nicelik değerli bir insandan çok, nitelik değerli bir insan diyen empatik ve gönüllü bir eylemlilik halidir. Sürdürülebilirlik bilimi; ekolojiyi, toplumu ve ekonomiyi sadece günümüz için değil gelecek için de koruyan uygulama ve politikaları temsil ediyor. Bu empatik ve yüksek duyarlılık içeren eylemler ancak ve ancak nitelik değerli insanlardan, yani ölçülemeyen değerler (empati, etik, ahlak, vefa, adalet, eşitlik, nezaket vb…) bakımından donanımlı olan insanlardan, liderlerden ve politikacılardan ortaya çıkabiliyor.

Buradan yola çıkılarak sürdürülebilir “İyi” bir yaşam derken; evet her canlı ekolojik, sosyal ya da ekonomik olarak sürdürülebilir iyi bir yaşam ortamını hakkediyor ancak asıl “iyi” ile vurgulanmak istenen, sadece değerleriyle değil emeği ve eylemleriyle de “iyi” olarak nitelendirebileceğimiz, insani bir yaşamdır. O nedenle sürdürülebilirlik ile ilgili tüm öğretiler gerçekte iyi bir insanın niteliklerini açıklamaktan çok, “iyi insan eylemlerini” açıklamaktan gelmektedir.

İyi olmak için ne kadar eylemde kaldığımız önemli, yarattığımız farkındalık ya da bütün için fayda önemli. İyi birey eyleme geçmedikçe ve eylemliliğini korumadıkça maalesef bencillik ve ego kazanacak. Bu da hem gezegen hem de popülasyonumuz için hiç sürdürülebilir olmayacak.

Gerçekten, iyi bir insanın zaten konfor alanı olamaz. Yunus Emre’nin dediği gibi “derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur”. Çevresinde gördüğü her türlü yanlışlık, israf, zorbalık, eşitsizlik, adaletsizlik veya kaba muamele onu rahatsız eder. Bu rahatsızlık, sorumluluk duygusuna dönüştüğünde ise kişi gönüllü bir eylemlilik haline geçer. Kendi tutumlarıyla birlikte çevresinin de tutumlarını değiştirmeye yönelir. Başkalarıyla işbirliği kurarak, daha iyi olana dönüşüm için kolektif bir şekilde fikir ya da çaba üretmeye başlar. Daha iyi bir gezegen, daha iyi bir toplum, daha iyi bir ekonomi için…

Evet biz de her canlının hakkı olan sürdürülebilir ve kaliteli bir yaşam ortamını hakkediyoruz. Ancak bunun için başlangıçta birey olarak biz sürdürülebilir “iyi insan eylemlerini” ne kadar uyguluyoruz? Yoksa başkalarından mı bekliyoruz? Ya da başkaları zaten yapmıyor, ben yapsam ne olur diyerek birde üzerine olumsuz pekiştirme mi yapıyoruz?

Bugün ilk işin “iyi bir insan eylemi” belirlemek olsun. Daha az su harcamak gibi… Daha az su harcamak için bugün emek ver, yarın ise bunu bir arkadaşına söyle. Daha az su tüketimi için yöntemler bulun ve bu yöntemleri birbirinizle ve çevrenizle paylaşın. Belirlediğiniz eylemi ve bu eylemin maddi-manevi sonuçlarını da belirterek daha da fazla insan ile bir araya gelin ve iş birliği geliştirin.

İyi insan eylemleri için iş birliği geliştirdiğimizde bu yavaşça sosyal yaptırıma dönüşür. Biz bir grup ne değiştirebiliriz demeyin, kurutmadığınız gibi kurtardığınız her kaynağın üzerine gelecek inşa ediyorsunuz. Aynı şekilde uymadığınız gibi karşı durduğunuz vicdanınıza dokunan her yanlışın üzerine toplum inşa ediyorsunuz.

Diyeceğim o ki, dünyanın en iyi, en temiz kalpli insanı olman bir fark yaratmıyor. Ama bugün geleceğin bir kahramanı olabilirsin. Sadece eylemde ve iş birliğinde kal…

Fulya Şenbağcı Özer

21.12.2020

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com yazımdan

Etiksel Kalkınma Teorisi ve Sürdürülebilirlik Dönüşümü

20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde kalkınma teorileri içerisinde yeni bir teori filizlenmektedir. Bir grup insan, ülkelerin savaş sürecinde ve sonrasında gelen hızlı sanayileşme ile hırslı para ve sömürü politikaları içerisinde göz ardı edilen bir kavrama odaklanmış, ekonomi içerisinde paranın ve üretimin gerçekte kim ve ne için olduğunu sorgulamaya başlamıştır. Tüm bu diyalogların merkezinde yer alan sosyal gelişim teorisyeni olan Denis Goulet ortaya “kalkınma etiği” ve “etiksel kalkınma” adında bir teori ortaya atmıştır.

Goulet, kalkınmanın gerçek göstergesinin artan üretim veya maddi refah değil, nitel insan zenginliği olduğunu savunur. “İyi yaşam” hakkını ve değerini savunan etiksel kalkınma teorisine göre evrensel olarak kabul edilmiş üç değer unsuru vardır – yaşamın sürekliliği, saygı ve özgürlük. Bu üç hakkı sağlamayan bir kalkınmanın etik olmasından söz edilemez demektedir.

Bu teori; küresel adalet, insan ihtiyaçları, insan hakları ve insan güvenliği konularına özel bir dikkat gösterir. Ayrıca küresel ilişkiler içerisinde ve özellikle ülkelerde uygulanan politikaların etik sorunları ile ilgilenmektedir. Etiksel kalkınma teorisinin, tamamen kamusal sürece entegre edilmesi gerektiğini savunur ve ilk olarak “ahlaki ve etiksel kavramlar iktidarı elinde bulunduran kişilerin kararlarına ne ölçüde etki etmektedir?” diye sorar.

Kalkınmanın etiği teorisi, sosyal, politik, ekonomik ve çevresel gelişme süreçlerinin hem bireylere hem de kitlelere büyük fırsatlar ve tehditler getirmesi ile bu fayda ve maliyetlerin oldukça eşitsiz ve adaletsiz bir şekilde dağıtılması nedeniyle tartışılmaya başlandı. Zamanla etiksel kalkınma teorisi yoksulluk, eşitsizlik, şiddet ve çevresel bozulmanın üstesinden gelmeye yönelik yerel, ulusal ve küresel çabaların amaç ve araçları üzerinde ahlaki bir yansıma olarak parlamaya başladı. Sonuç olarak kalkınma etikçilerine, iklim değişikliği ve sürdürülebilirliğe doğru dönüştürücü süreçler de eklenmiş ve teori tüm zamanlar için geçerliliğini hissettirmeye başlamıştır.

Sürdürülebilirlik sadece çevrecilik değildir, sürdürülebilirliğin tanımı ayrıca sosyal eşitlik ve ekonomik kalkınma için endişeleri barındırır. Bu kavram, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da ihtiyaç ve kaynaklarını bugünden önemseyen ve koruyan bir bilinç düzeyidir. Bu yüksek bilinç düzeyi, gezegeni, içindeki hayatı ve çeşitliliği de önemsetecek kadar empatik ve yücedir. Bu bilinç düzeyini Einstein’ın bir sözüyle ifade edelim “Karşılaştığımız sorunları, onları yarattığımız zamanki düşünme düzeyimizle çözemeyiz!”. Evet, yarattığımız problemler diyor. Bu gezegen ve ilişkilerimiz içerisindeki tüm sorunları bizler yarattık ancak aynı noktadaki zihniyet bu sorunları çözmek yerine daha da içinden çıkılamaz hale getirecektir. O nedenle sürdürülebilir düşünce ancak zihinlerin değişmesi ve sürekli eğitilmesi ile birlikte insanların ben merkeziyetçiliklerinden sıyrılıp konfor alanlarını terketmesiyle gerçekleşebilecek bir ideadır. En önemlisi de bu idea, devlet tarafından doğru sürdürülebilirlik politikaları ile desteklenmelidir.

Kısaca, sürdürülebilirlik kavramında da aynı etiksel kalkınma teorisinde olduğu gibi “daha ​​fazla olma” durumu, “daha ​​fazlasına sahip olma” durumuna meydan okur. Kalkınma etiğinin “iyi yaşam” ve “iyi insan” amaçları için sürdürülebilirlik uygulamaları; ekolojik, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla “iyi yaşam desteği” gibi çalışır. Bununla birlikte etiksel kalkınma teorisi sürdürülebilirlik kavramının toplumlar tarafından en fazla göz ardı edilen kısmını beslemektedir; sosyal sürdürülebilirlik.

Ekonomik sürdürülebilirlik ve kalkınma ancak ve ancak sosyal sürdürülebilirliğe bağlıdır ama genellikle en fazla gündem olan ve politikalar ile desteklenen kısmı sosyal sürdürülebilirlik içindeki ekonomi kısmıdır. Bizler bundan sonra yazılarımızda ekonomik sürdürülebilirlik ve daha etiksel bir kalkınmadan söz edebilmek için sosyal politikalar neler olmalıdır? Sorularına yanıtlar arayacağız. Sağlıkla kalın…

Fulya Şenbağcı Özer

13.12.2020

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com yazımdan

Sürdürülebilir Zincir


Sosyal sürdürülebilirlik olmadan ekonomik sürdürülebilirliğin sağlanabileceği düşüncesi çok ağır bir yanılgıdır. “BÜYÜME UĞRUNA BÜYÜMEK ANCAK BİR KANSER HÜCRESİNİN İDEOLOJİSİ OLABİLİR…” sözü de tam bunun karşılığıdır. Ekolojik krizler nedeniyle sosyal sistemlerin tükenmesi ve akabinde ekonomik anlamda çöküş kaçınılmazdır. Bunun tam tersi olan bir alt sistemin desteklendiği ortamda bir üst sistemin desteklenmemesi ile büyütülen hücre bir üst hücreyi parçalayacaktır. Uygun olan sistem her bir hücrenin birlikte gelişmesidir.

Bunu söyleyebilmek için bilim insanı olmak gerekmez, bilinci açık her varlık bu farkındalığa sahiptir. Dünya olarak çoğu kez bunu deneyimledik ve günümüzde de deneyimlemeye maalesef ki devam ediyoruz. Ancak bu sistemin mühendisliği ve işletilmesi bir bilimdir ve gelişmiş ülkelerin yükseköğretim programlarında “Sürdürülebilirlik Mühendisliği”, “Sürdürülebilir İşletmecilik” programlarına ayrıca istihdam olarak bu alanlara fazlasıyla rastlamaktayız.

Sürdürülebilirlik bağlamında tam karşılamasa  da kalkınma bağlamında gelişmiş olarak değerlendirilen bu ülkeler her ne kadar kaynaklarını etik ve sürdürülebilir olmayan bazı şekillerde sağlamışlar ise de *, sürdürülebilirlik ideolojisini kazanarak kaynaklarını korumuş ve geliş(tir)miştir. Çünkü bu bilinç herkese sadece “günü kurtaran” yerine kaynak verimliliği ile “tüm zamanları kurtaran” bir vizyon verir.

Özellikle bu süreçte ülkemiz de dahil olmak üzere tüm toplumların bu vizyona ve sürdürülebilir inovasyonlara her zamankinden fazla ihtiyacı olduğunu yine deneyimliyoruz. Ayrıca şekilde görülen sıralamanın tüm zamanlar için kabul edilebilir zincirini..

Ekonomiyi sosyal sürdürülebilirliğin içine dahil eden bilincin, örnek vermek gerekirse toplumu hem sağlık hemde karantina da finansal açıdan destekleyebilen sistemlerin virüs ile mücadele de daha başarılı olduğunu izleyebilmekteyiz. Ancak ekonomilerini büyütmek adına sosyal sürdürülebilirliğin önünde tutan ya da sürdürülebilir sosyal tedbirleri iyi alamayan, bu sistemi iyi çalıştıramayan toplumların ise hem sosyal ve hem sağlık sistemlerinin çöküşünü izlemekteyiz. Sonuçta aynı bir kanser hücresi gibi ekonomiyi koruma ya da büyütme uğruna sosyal hücre parçalanırsa, ekonomininde çökmesi kaçınılmaz olacaktır. Dünya’nın geçirdiği bu evreyi tüm toplumların en az kayıpla atlatmasını diliyorum…

Fulya Şenbağcı Özer
18 Kasım 2020
İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

*Çünkü sürdürülebilirlik bilinci bir toplumun, kitlenin ya da kişilerin çıkarlarını başkalarının çıkarının üstüne çıkarma etik ve adil ol, zorba ve bencil olma! der.
** Görsel kaynağı: Wikipedia

Cennetin Mühendisleri – Sürdürülebilirlik Gönüllüleri! Evet, Siz!

Dünyamız, içerisindeki çeşitlilik ve renklilik; kendi türümüz ve diğer canlı dostlarımız; yeşil doğamız, ağacımız, taşımız, toprağımız, tarlalarımız; sularımız, denizlerimiz, deryalarımız, derelerimiz, göllerimiz, akarsularımız, şelalelerimiz; atmosferimiz, oksijenimiz, bulutlarımız, yağmurlarımız, rüzgarımız ve gökkuşağımız…. Hayat sen ne güzelsin? Evet buradan Doğa Anaya olan aşkımı ve bizi bu cennete layık gördüğü için minnetlerimi iletmek istiyorum. Seni seviyoruz Doğa Ana!!!

Annelerimiz, annanelerimiz derler yaa “Sen birde beni gençken görecektin” Doğa Anamızın da böyle bir cümle kurduğunu düşünsenize… Sonuçta o da bizim gibi yaş alıyor ki gençken kimbilir daha ne kadar çok güzeldi. Peki, açıkçası merak ediyorum; Doğa Ananın bize sunduğu bu cennet güzelliğinin kaçta kaçı bize kaldı ve kaçta kaçı bizden sonraki kuşaklara kalacak acaba? Biz bu güzelliğin ne kadarını koruyabileceğiz ve bu zamana kadar çirkinleştirdiklerimizi tekrar nasıl güzelleştirebileceğiz?

Eğer sizde bu soruları soruyor, bu soruların cevaplarını önemsiyor ve sürdürülebilirliği benim gibi hayatınızın odağı noktasına taşıdıysanız tebrikler!! Tabiri caizse hepimiz birer Cennetin Mühendisleri sayılırız.

“Sürdürülebilirlik, cennetin mühendisliğidir. Tüm canlılar için en iyi yaşam koşullarını oluşturmayı ve bu koşulların devamlılığını hedefler.”

Fulya Şenbağcı Özer

Neden mi sürdürülebilirlik kavramı için “cennet mühendisliği” gibi belki de biraz uçuk bir tanım yapıyorum? Çünkü sürdürülebilirliği inceledikçe içinde barındırdığı konuların bizim gözümüzde canlandırılan cennete ne kadar uyum sağlayabildiğini gördüm. Sürdürülebilirlik bilinci bize bir yandan iyi, kaliteli, güzel ve devamlılığı olan bir yaşamı ve yaşam alanını sunuyorken, bir yandan da, zorbalığın, diktanın, hukuksuzluğun, arsızlığın ve ahlaksızlığın önüne de geçerek, eşitliği, adaleti, özgür düşünceyi, demokrasiyi, farklılıklara duyulan saygıyı, ve etiği tüm toplumda anlaşılabilir ve uygulanabilir seviyeye getirmeye çalışıyor. Bunlar ile birlikte, bereketin her birey için adil dağılımını ve devamlılığını hedefliyor. Böyle sürdürülebilir bir ortamın cennet olduğunu düşünmekte haksız mıyım?

Yukarıdaki paragraf içinde saydığım tüm güzel koşulların mekanizmalarının, biri(leri)nin çıkarlarını başka bireylerin ya da ekosistemin çıkarlarının önüne geçirmeden adil ve doğru bir biçimde hesaplanması ve çalıştırılması gerekmektedir. Bu nedenle sürdürülebilirlik sistemin kurulması ve bu sistemin işlevselliğinin gezegenimizin yaşamı boyunca devamlılık sağlaması ciddi bir mühendislik ve inovatif düşünce gerektirmektedir. Tek bir dünyamız, bu dünyada sadece tek bir hakkımız, tek yaşamımız var ve bu tek şansımızda kendimize ve torunlarımıza cenneti hediye edebiliriz eğer bu zor işin üstesinden gelebilirsek ve bizden sonraki kuşakları da bu yönde eğitebilirsek….

Özetle sürdürülebilirlik, Doğa Ana gibi, hayat gibi çok yönlü, çeşitli, renkli ve gerçekten çok kapsamlı bir konudur. Ayrı ayrı gerek sosyal boyutu için olsun, gerekse ekonomik ve ekolojik boyutları için olsun içerisinde bir çok uygulamayı barındırmaktadır.

Aşağıda daha önceden paylaştığım bu şemada sürdürülebilirliğin tüm boyutları içerisinde kapsadığı konuları görebilirsiniz. Her konu kendi içerisinde birçok uygulamayı barındırmaktadır ve her geçen gün çeşitli inovasyonlarla sürdürülebilirlik uygulamalarının nicesi bahar çiçekleri gibi ortaya çıkmaktadır. Yeterki insanoğlu istesin… Bu şema hepimiz için sürdürülebilirliğe giden bir yol haritası gibidir…

Cennetin değerli mühendisleri, bu yazımdan sonraki yazılarımda sürdürülebilirlik uygulamalarını teker teker ele alarak yavaş yavaş ilerleyeceğiz. Elimden geldiği, dilimin döndüğü kadarıyla her bilgiyi yazmaya, sürdürülebilirlik ile ilgili her haberi ve yeni-eski her uygulamayı ve teknolojileri burada siz sürdürülebilirlik ile ilgilenen dostlarımla paylaşmaya çalışacağım. Şimdilik aşağıdaki videoda sizi cennetimiz ile başbaşa bırakıp diğer yazımı yazmaya başlıyorum… Aşağıdaki videoyu izleyin, gerçekten burası cennet değil de nedir?

Video açılmaz ise buraya tıklayarak izleyebilirsiniz…

Sevgiler

Fulya Şenbağcı Özer

9 Nisan 2017

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

Soluk Mavi Nokta – Carl Sagan

Carl Sagan, 11 Mayıs 1996’da bir konuşmada yukarıda paylaştığım fotoğrafı yorumlamıştır. Efsanedir, her okuduğumda tüylerim diken diken oluyor. Sürdürülebilirliğin sosyal, ekonomik ve ekolojik boyutu sadece 5 paragrafta bu kadar mı güzel özetlenir. “Soluk Mavi Nokta” isimli kitabında da geçiyor bu cümleler ama  Carl Sagan’ın o müthiş ses tonuyla dinlemek gerekiyor..

(Video açılmazsa buraya tıklayarak videoyu izleyebilirsiniz)

Ben bu bloğa sürdürülebilirlik ile ilgili 100 tane yazı yazsam aşağıdaki gibi güzel ifade edemem sizlere. Buyrun Carl Sagan’ın o nefis konuşması:

“Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.”

Kaynak: Wikipedia’dan aynen kopyalayıp, yapıştırdım.

Doğa Ana! Olmasaydın, Olmazdık!!! (Ekolojik Boyutu)

“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Şef Seattle, Kızılderili Lider

‘Doğa ana’ diyoruz.. Neden ‘ana’ dediğimizi hiç düşündünüz mü? Eminim anında hissettiniz.. Bizi göğsünde barındıran, besleyen, tüm verdiğimiz zarara rağmen yine vermeye devam eden, hep yanıbaşımızda varolan, bizi var etmiş, hep varolacakmış gibi gelen o nedenle değerini zamanında ve yeterince göstermediğimiz bir oluşumdan bahsediyoruz. Aynı ana gibi değil mi Dünyamız? Burası bizim yuvamız ve şimdilik insanoğluna buradan başka bir yuva yok. Burası bizim yaşayabildiğimiz, sahip olduğumuz tek yer…

Carl Sagan’ın ruhu tarafından ele geçiriliyormuşum gibi bir hisse kapıldım birden (keşke de öyle olsa)… Gerçekten de dünyamız ile ilgili en çok hoşuma giden cümleler onun dilinden dökülmüştür. Bir sonraki yazımda onun 1996’da yaptığı konuşmayı olduğu gibi alıntılamaya karar verdim. Buraya tıklayarak o konuşmaya gidebilirsiniz…

Sürdürülebilirliğin çevresel boyutu en genel anlamıyla, doğanın dengesinin, doğal kaynakların, dünya içerisindeki çeşitliliğin ve yaşamının devam ettirilmesi adına korunmasını hedef almaktadır.

Sürdürülebilirliğin ekolojik boyutu; temiz su kaynaklarının ve havanın korunması, zehirli gazların azaltılması, bioçeşitliliğin korunması, çevresel araştırmalar yapılması, geri dönüşüm ve atıkların gübreleştirilmesi gibi uygulamalar ile birlikte; doğal kaynakların verimli kullanılması, yeşil ve yenilenebilir enerji uygulamaları, verimli ürün yönetimi programları ve bunları gerçekleştirecek yazılım ve teknolojilerim geliştirilmesi hususlarını içeren çevre-ekonomisi konularını ve çevre hukuku, sağlık ve güvenlik, iklim değişikliği, çevre etiği vb. sosyo-çevresel konuları kapsamaktadır.

Günümüzde çevre ile ilgili artan kaygılar; aktivistlerin, hayvanseverlerin yükselen sesleri ve baskıları; doğal kaynakların korunması ile ilgili devlet yaptırımları ve yasaları; firmaların çevreye duyarlı sosyal sorumluluk anlayışınına bürünmeye çalışmaları; kaynakların azalması ve alanların daralması nedeniyle geridönüşüm ve atık yönetiminin önem kazanması ile sürdürülebilirliğin çevresel boyutunun üzerinde çok fazla durulmaya başlanmıştır. Delinen ozon, kirlenen hava, kirlenen su, kirlenen toprak, betona dönüşen bitki örtüsü, fosil yakıtların kullanılması ile havaya salınım yapan zehirli karbon gazları, iklim değişikliği, küresel ısınma ve buzulların erimesi, daha çok kuraklık, artan kıtlık, atıklardan daralan kaliteli yaşam alanları, bazı canlı türlerinin soylarının tükenmesi, dünyanın ekosistemindeki dalgalanmalar vb. gibi sebep olduğumuz nedenlerle diğer canlılarla birlikte neslimizi de tehlikeye attık. Birçok insan ve diğer canlılar yiyecek bir lokma yemek, içecek bir damla su bulamıyor. Şimdi insanoğlu bu konu üzerinde durmayacak da ne yapacak? Tüm dünya seçimler ve politikacılar üzerine mi konuşacak? Ya da bilmem kimin, bilmem ne giydiğini, yediğini mi konuşacağız? Gülünç olmayın tabiiki sürüdürülebilirliği konuşacağız, öyle de yapıyoruz zaten.

Artık daha yüksek bir bilinç ile tüm dünyada doğa ananın kalbini yeniden kazanma çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmalar içerisinde kaynakların etkin kullanılması, geri dönüşüm ve etkin atık yönetimi planlarının uygulamaya sokulması, çevre etiği ve getirilen sınırlayıcı yasalar, zehirli karbon gazlarının salınımının azaltılmaya çalışılması (özellikle lojistik sektöründe), yenilenebilir teknolojilerin hayata geçirilmesi, nükleerden ve nükleer teknolojilerden kaçınılması örnek olarak gösterilebilir. Bu zamana kadar dünyamıza ciddi zararlar verdik.  Nerede görmüştüm hatırlamıyorum ama verdiğimiz zararın şöyle bir matematiği vardı:

Dünya 4.6 milyar yaşında. Bunu 46 yıl olarak farzedersek; insanoğlu sadece 4 saattir yeryüzünde ve endüstri devrimi başlayalı sadece 1 dk oldu. Biz ise bu kadar kısa sürede ormanların yarısını yok ettik. Steve Cutts’ın ödüllü animasyonu “Man” bu 4 saatlik süreci 3 dk ile çok güzel özetlemiş. Sizi hiç yormadan hemen aşağıda paylaşıyorum bu animasyonu.

(Video açılmazsa buraya tıklayarak videoyu izleyebilirsiniz) 

Ne güzel anlatılmış değil mi yuvamıza ve yuvamızı paylaştığımız dostlarımıza verdiğimiz zararı? Hani bazen diyorum birde kızıyorlar bana ama insandan daha vahşi bir canlı olduğunu düşünmüyorum. Kötü birer ev arkadaşıyız biz… Hakikatten şöyle bir düşünelim eşsiz güzellikte bir evdeyiz ve birsürü ev arkadaşıyla yaşıyoruz. Ama evdeki bir arkadaş, en güzel odaları, mutfağı, banyoyu ele geçirmiş durumda ve siz diğer ev arkadaşlarınızla o evin bir köşesinde tıkılmış durumdasınız. Bu kişi devamlı sizin alanınıza giriyor, diğer odalar yetmiyormuş gibi sizin odanızı yavaş yavaş ele geçiriyor, sizin dolabınızdan yiyor içiyor, üstüne çöpünü yine sizin odanıza bırakıyor; siz sigara içmiyorsunuz ama o pişkin bir şekilde odanızda sigarasını içiyor, üstüne birde odanızda rahat bir şekilde gazını çıkarıyor, yeri geliyor sizin kıyafetinizi gasp ediyor bunuda sizin kafanıza vura vura, tekme-tokat yapıyor. Ve maalesef gidecek başka bir yeriniz yok siz kısacık yaşamınızda bu zorba ile yaşamak zorundasınız. Bir ömürlük trajedi….. İşte ucundan kıyısından böyle birşey diğer canlılar için insanoğluyla yaşamak.

Gerçi diğer ülkelerdeki gibi değil ama bizim insanımız da durumun ciddiyetinin çok farkında; “hava bu seneki kadar sıcak hiç yapmadı”, “bu sene sıcaklık normallerin çok altında soğuk vurdu”, “n’apalım abla? Bu sene geçen seneye göre pek az mahsül aldık fiyatlar ondan uçtu”, “hayvanlar bu sene çok yavrulamadı”, “buralarda eskiden çok güzel bir göl vardı, balık tutardık”, “eskiden buralarda çok güzel bir orman vardı” kesin AVM olmuştur… Maalesef İzmir-Balçova AVM konusunda uçmuş durumda. Bu bölgede sıra sıra AVMler dizilmiştir. Aşağıdaki haritada göstermek istedim. Fotoğrafta işaretlediğim ve şimdilerde AVM olan yerler eskiden yemyeşilmiş ve çok güzel mandalin bahçeleri varmış. Dahası biz Narlıdereden ev aldığımız sırada arkamızdaki dağda kocaman bir orman vardı ve hiç ev bulunmuyordu.. Sadece 10 yılda Narbel isminde bir semt kuruldu oraya ki dağın zirvesine kadar yüksek binalar diktiler. Birde şimdi güzelim teleferiği de imara açtılar. 


Türkiye bu konuda çok kötü noktalarda… Şişirilmiş inşaat sektörü, bilinçsiz yapılan binalar, bilinçsiz yapılan altyapı ve yerleşim planları, e birde peşkeş çekilen müteahhitler sayesinde yeşil alan kalmıyor. Evet peşkeş çekiliyor hatta gizliden ortak bile olunuyor. Gerek parsel numaraları değiştirilerek olsun, gerek müteahhit firmanın küçücük bir alana cami veya okul bağışı ile koskoca parseli imara açtırtması yoluyla olsun (ki daha kimbilir ne gibi yöntemler kullanıyorlar) koskoca yeşil alan olan parseller talan edilmektedir. Bu ülkede 1. dereceden SİT alanları bile imara açılıyor. Sonuç olarak heryeri betonlaştırdılar ve betonlaştırmaya devam ediyorlar. Hatta kentsel dönüşüm ile beton tekrar betonlaştırılıyor. Birde bu alanlar birçok canlı için de yuva. Zaten insanlar hayvanların yaşam alanlarına usulsüzce girip yıllardan beridir onları zehirliyor. Daha da kötüsü korkunç barınaklara atarak yavaş yavaş öldürüyor. Kesinlikle başka bir yazıda ülkemizdeki barınaklar konusunu, cehennemini detaylı anlatacağım.

Doğaya verilen zarar sadece betonlaştırmadan ibaret değil. Ya biz hakikatten enteresan bir milletiz. Adam beyaz eşya alıyor A++ ama tüm gün elektronik eşyalarını standbye da tutuyor. Binasında çok daha verimli ve ekonomik olan daha da önemlisi temiz olan jeotermali var, hala elektrikle ya da kömürle ısınmayı tercih ediyor. Belli bir yaşın üstünde olanlar aman ekonomik olsun diye bulaşığı makinada değil elde yıkıyor, bulaşık makinesinden çok daha fazla su sarfediyor. 
Çevre atık bakımından da müthiş kirletiliyor. Çöpler oraya buraya atılıyor. Adam çiğdem (çekirdek) yiyor, çöpünü tek tek yere atıyor. Neymiş efendim keyif yapıyormuş. Küllüğünü orta yere boşaltıyor. Mangal yakıyor, izmarit atıyor, bilinçsizce ateş yakıyor ormanı tutuşturuyor. Çoluk çocuk deniz keyfi yapacaklar, pet şişelerle sular taşıyorlar, boş pet şişeleri kumda, denizde bırakıyorlar. “Dolusunu getirmeye üşenmiyorsun da, boşunu götürmeye niye üşeniyorsun e pis insan?” diye sorucam birgün, dayak yersem burada duyururum. Darı yiyorlar kuma dikiyorlar. Bir dikili ağaçları yoktur ama bir pazar günü sonrası koskocaman pilajı mısır, izmarit ve pet şişe tarlasına dönüştürebiliyorlar. Denize uçan naylon poşetlerden ve pisliklerden bahsetmek bile istemiyorum. Daha o kadar çok yapılan iğrençlik varki gerçekten burada yazmak istemiyorum. 

Hepimiz görüyoruz ki fabrikaların da çevreye zararları korkunç durumda. Bacalarından çıkan zehirli gazlar, derelere bıraktıkları atıkları hem suları hem içindeki canlıları, hemde bizleri zehirliyor. Torbalı da bir mermer işleme fabrikası arkasındaki dere yatağını tamamen doldurmuş durumda mermer atıklarıyla ve dereyi tıkadılar. Sadece oradaki suyu kurutmadılar, oradan su bekleyen çiftçiye de, su içen her bir canlıya zarar verdiler.  

Şimdi kendimize soralım yukarı resimdeki yerkürenin hangi yarısını çocuğunuza, gelecek nesillere bırakmak istiyorsunuz?

Korkarım ki yakında çocuklarımız için ağaçların gölgesinde oturabilecekleri yeşil alanlarımız, ciğerlerini dolduracak temiz havamız, suyunu kana kana içecekleri derelerimiz, ayaklarını çırpıştıracakları temiz göllerimiz, kızgın kumlardan serin sulara atlyabilecekleri temiz plajlarımız kalmayacak. Yabancılara özelleştirdiğimiz, kendi topraklarında para verip girebilecekleri hariç tabiiki. Sokakta oynayıp sarılabilecekleri minik dostları olmayacak. Ama neyseki onlara birsürü beton ve çılgınca para harcayabilecekleri AVM’ler bıraktık. Halbuki çok güzel bir kızılderili atasözü vardı:

“Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık”…

Ödünç aldık ama koruyamadık. Çünkü bu dünyadaki en güçlü parazittir insan. Ama tabiki de bunu durdurmanın çok çeşitli yöntemleri bulunmaktadır. İleri yazılarımda bu yöntemler, dünya üzerindeki sürdürülebilirlik uygulamaları ile ilgili konuşacağız.. 

Fulya Şenbağcı Özer

26.03.2017

İzmir

Gemi-delik ilişkisi…(Ekonomik Boyut)

“Küçük harcamaları gözden kaçırmayın, bazen küçük bir delik koca gemiyi batırır” 

B. Franklin

Her ne kadar sürdürülebilirlik kavramı ağırlıklı olarak doğa ve insan yaşamının devamlılığı ile ilişkilendirilse de, bu güzel kavram toplumların ekonomilerini, o ekonomilerde tutunmaya çalışan insanların yaşam kalitesi, çalışma koşulları, eğitim ve sağlık imkanlarını etkileyen birçok ekonomik unsurla da ilgilenmektedir. Ayrıca ülkelerin para, tasarruf, eğitim, sağlık vb. politikaları ve tabiiki ekonomik olarak bağımsızlıkları da o toplumların sürdürülebilirliklerini etkilemektedir.

Sürdürülebilirliğin ekonomik boyutu bir yandan toplumlarda sermayenin etkin kullanımı, inovasyonlar, risk yönetim planları, ekonomik büyümenin devamlılığı ve geliştirilmesiyle ilgilenirken; diğer yandan yeni iş alanlarının yaratılması, çalışan becerilerinin geliştirilmesi, bölgesel ekonomik kalkınma, iş etiği vb. sosyo-ekonomik konularla ilgilenir. Ayrıca doğal kaynakların verimli kullanılması, yeşil ve yenilenebilir enerji uygulamaları, verimli ürün yönetimi programları ve bunları gerçekleştirecek yazılım ve teknolojilerim geliştirilmesi hususlarını içeren çevre-ekonomisi konularını da kapsamaktadır.

Gerçekten de ancak güçlü ekonomilerde insanların yaşamlarını kaliteli bir şekilde devam ettirebileceği ulaşım, barınma, tüketim gibi hanehalkı yükümlülüklerini daha rahat gerçekleştirebildiklerini; sağlık, eğitim hizmetlerini daha rahat elde edebildiklerini ve bunları elde ederken daha az psikolojik buhran atlattıklarını görebilmekteyiz.. Bunun karşısında bizler yani gelişmekte olan ekonomideki bireyler oralara gidip “insanlar yaşıyo bee!!!” diyerek en derininden iç çekiyoruz. Yani sadece iç çekmekle yetiniyoruz. Üstüne birde “biz günü kurtaralım da oğlan/kız da zamanı gelince kendini kurtarsın” gibisinden sürdürülebililiğin yakınından uzağından geçmeyen toplumumuza özgü o herzamanki ‘amaaaan canım‘ tavrımızı takınıyoruz.

Bununla birlikte bir ayak yorgan ilişkisini kuramayıp üretmeden, kaynaklarımıza ve imkanlarımıza bakmadan alabildiğine tüketiyoruz.. “amaaan şimdi alayım ödemeye gelecek ay başlıyor zaten”, “amaaan canım ne var 12 taksit hem” vb. içses eşliğinde kredi kartına yükleniyoruz. Birde üstüne arabayı, evi ve son zamanların trendi cep telefonlarımızı kredi çekerek yine gelecek aylara taksitlendirerek ödüyoruz.. Yani şimdiyi taksitlendirip geleceğimizi borçlandırıyoruz. Biz sürdürülebilirliği çok yanlış anlamışız sanki… Taksit sürüyor, borçlanma hali sürüyor ama yaşam kalitesi sürdürülemiyor. Çünkü çoğu kişi bunları alırken sağlam, iyi maaşlı bir işi ve güvenilir bir işçi-işveren ilişkisi maalesef yok.. Çoğu yerde iş etiği, insanların sırtlarını güvenle dayayabileceği üretime dayalı güçlü bir ekonomisi ve haklarını koruyabilecekleri bir hukuk sistemi bulunmuyor.. Zaten genellikle iş ilişkilerinin aile, akraba, komşu, hemşeri, partili saadeti içerisinde gerçekleştiğini görüyoruz.. Torpilin her türlüsü dönüyor profesyonellikten eser yok.. Bunların olduğu yerde sürdürülebilirliğin konuşulması komik oluyor ama son zamanlarda herkesin dilinde pek bir popisi var sürdürülebilirliğin..

Kendimizde miyiz? Çok merak ediyorum.. Birde makro açıdan bakalım.. Sermayeyi etkin kullanıyoruz mu? Tabiiki kullanmıyoruz.. Ekonomik olarak dışarı bağımlı mıyız? Oldukça. Bununla birlikte kaynakları deli gibi tüketiyoruz da üretim yapıyor muyuz? Çok değil.. Peki kaynaklarımızı koruyor muyuz? Yooooo.. E teknolojimiz de yok, e yazılım da geliştiremiyoruz. Ne kadar büyük eksikliktir yazılım. Şimdilerde dünya yazılım üstüne dönüyor ki düşünün Minecraft isimli madencilik oyunu 2,5 milyar dolara alıcı buldu. Bir yazılımcı telefon için Sing! isimli kareoke ve sosyal ağ uygulaması üretmiş, aylık yaklaşık 1$ değerinde olan bu uygulamayı 100 milyon kişi indirmiş. Adamların aylık kazanımını siz hesaplayın. Whatsapp adındaki telefon uygulaması 19 milyar $’a satıldı. Ülkemizin 2016 sonunda 98,1 milyar $ kısa vadeli dış borç stoğu vardı. Yani tek bir telefon uygulaması ülkemizin kısa vadeli dış borç stoğunun %20’sini kapsıyor. Sosyal ağ platformu olan Facebook yazılımı şirketin piyasa değerini 362,5 milyar dolara ulaştı. Türkiye’nin Aralık sonu itibariyle piyasa değeri en yüksek 20 şirketin toplamından (yaklaşık 360 milyar TL) neredeyse 3 kat daha değerli.. Başka nasıl anlatabilirim ki?

Ar-Ge için ayırdığımız yatırım miktarını GSMH içerisinde anca atomik kuvvet mikroskobuyla seçebileceğiz. İnovasyon diye Avrupa’nın taşdevrinde kalmış fikirleri pişirip pişirip getiriyoruz. Eğitilmiyoruz ki zaten matematikte, fende ve hatta kendi dilinde okuduğumuzu anlamada dünyanın epeyce gerisindeyiz. Üniversitelerimizde yeni teknoloji geliştirecek yeterli teşviğimiz yok, ayrılan bütçeler komik.. Zaten bu adam mezun olsa yeni iş alanı, istihdam yaratılmıyor ama tam aksine üç-beş adamın yapacağı işi bir adamın üzerine yıkılarak istihdamın ve verimliliğin önüne geçiliyor… Sürdürülebilir kalkınma bu koşullarda nasıl gerçekleştirilebilir ki.. Hadi hepimiz itiraf edelim günü kurtarıyoruz, haksız mıyım? Titanic filminde gemi batarken anı kurtaran müzisyenler gibiyiz..

İçim şişti daha fazla sayamayacağım ama sonuç olarak hepimiz aynı gemideyiz ve gemideki delik hepimizi ilgilendiriyor. Bu sefer “Amaaan, bu delik benim değil ben açmadım” diyemezsin. “Amaaaan benim kamaram üst kısımlarda, tuzum kuru mu kuru” diyemezsin, suya girince kamaranda kalmaz, tuzunda eriyip gider.. Aynı delik hepimizin gemisini, hepimizin geleceğini batırıyor.

Sonuç olarak tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek için, üretim ve inovasyon geliştirmek için, iş etiğine sahip olmayan firmaları yola getirmek ve hakkettiğimiz  kaliteli eğitimi, işi, sağlık hizmetlerini, kısaca “iyi bir yaşamı” elde etmek için bişeyler yapmalıyız.. Buna kendimizin ve en yakınımızdakinin tüketim alışkanlıklarını değiştirerek yapmaya başlayabiliriz, hemen, şimdi! Yani rica ediyorum tabi bakmayın gaza geldim….

Fulya Şenbağcı Özer

11.03.2017

İzmir

Herşeyin Başı Sağlık Azizim! (Sosyal Boyut)

Her ne kadar insanın olduğu yerde sürdürülebilirlikten bahsetmenin çok zor olduğunu daha önceki yazılarımda vurgulamak istemiş olsamda, bu yazımda daha geniş kapsamıyla sürdürülebilirliğin toplumsal boyutuna değinmeye çalışacağım. Bu boyut insanlığın devamını kapsamaktadır ve emin olun insanoğlu doğayı tüketip aç kalıncaya kadar sürdürülebilirliğin en çok bu boyutuna eğilecektir. Eee herşeyin başı sağlık azizim..

Sürdürülebilirliğin sosyal boyutu sadece fiziksel sağlığımızı değil, ruhsal sağlığımızı da etkileyen dengeler ile ilgilenmektedir…. Sosyal adalet, toplumsal farklılıklara duyulan saygı, insan hakları, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma, işçi ve işveren ilişkileri vb. sosyal olguları; iş olanakları yaratma, becerileri geliştirme, eğitimde eşitlik, bölgesel kalkınmayı destekleme, iş etiği vb. sosyo-ekonomik olguları; çevre hukuku, sağlık ve güvenlik, iklim değişikliği, çevre etiği vb. sosyo-çevresel konuları kapsamaktadır.

Sürdürülebilirliğin bu boyutu her ne kadar çok insanoğlunun geleceğini ilgilendiriyor olsada bu boyutu en çok yine insanoğlunun kendisi baltalamıştır… 

bkz. fosil yakıtlar… belki ileride ciğerlerimiz zehirli karbon gazlarına uyum sağlayacak biçimde evrimleşir değil mi? Hem küresel ısınma sen ne güzelsin, sıccacık…

bkz. radyoaktif atıklar… aklıma Türkiye’de radyoaktif atık bulan öğrenciler ve bunu haber yapmaya çalışan spikerin dibine kadar gidip neredeyse “yenir ki bu” diyeceği haber geldi..

bkz. GDO… tek bir hipnoz hareketiyle domatesi tavuğa, tavuğu dinazora dönüştürebilirler. film değil abicim gerçek… ekmeğin arasına koyduğun o çekirdeksiz domates birgün tam ısıracakken seni ısırabilir.. 

bkz. kimyasal kirlilik… sadece fabrikalardan çıkıp havayı kirleten zehirli gazları, suları kirleten atıkları düşünmeyin.. bu konuda hepimiz en az fabrikalar kadar yetenekliyiz.. “koltukaltımız çiçek bahçesi gibim koksun” ozon delinsede olur, yeterki milletin burnu delinmesin.. “Aşkooom düğünümüzde 100 tane havai fişek patlatalım istiyorooom” tek bir tanesinin yaydığı kimyasal bir kamyonun bir yıl boyunca yaydığı gazdan daha tehlikeli ama çok güzel başkaları düşünsün değil mi?.. “Antibakteriyel sabun kullanalım, tüm bakterilere ölüüüm!” diyoruz da emin olun zavallı bakteriler o sabundan çok daha masum, arka etiketlerinde yazıyor size ve su canlılarına verdiği zararı.. Klorak (şimdi anlaşılmaz çamaşır suyu) kafası tüm bunlar, temizlik yaparken bile daha çok kirletiyoruz.. Aklıma birde zamanın kurşun içeren boyaları geldi. Çok solumanız halinde delirmenize neden oluyormuş.. he heyy zamane çılgınlarından kim kaldı…

bkz. adaletsizlik, ırkçılık, işsizlik, sömürgecilik, kıtlık, açlık… adaletine yandığımın dünyasında birileri burnundan çıkasıya kadar yiyor birileri açlıktan bebeklerini kaybediyor.. o toplumlarda sürdürülebilir bir yaşamdan, diğer toplumlarında insanlığından söz etmek imkansız…

bkz. savaşlar… arkadaşım niye savaşıyorsunuz insanoğlunun sürdürülebilirliği için sevişin, üreyin…

bkz. zombiler.. hah yukarıda bu kadar şey saymışken ve sayabilecekken tüm dünya jöle kafalı zombilerden sonlarının geleceğine takmış durumda… azıcık ucundan ısırttıracaktı sadece… bu arada “the walking dead”teki Negan birçok insan için sevimli bir pislik değil mi? Acaba insaoğlu için en büyük tehlike diktatörler midir? Onları kabul edip sevmemiz mi yoksa?

Neyse kimseleri üzerime sıçratmadan konuya dönüyorum. Yukarıda saydığım örnekleri çoğaltabiliriz.. Lütfen sizde aşağıya aklınıza gelen insanoğlunun sürdürülebilirliği için yapılan hataları aşağıda yorum kısmına ilave edin.. Edin ki biraz daha gözümüze sokalım…

Peki toplumların fiziksel/ruhsal sağlığı ve hatta insanoğlunun geleceği için ne gibi önlemler alınıyor? Bu önlemler yeterli mi? Sonraki yazılarımda bu konuya ayrıntılı olarak değineceğim… 

Fulya Şenbağcı Özer

5 Mart 2017

İzmir