İNSANİYET

Bazı paylaşımlar görüyorum da… Bu durum ne siyaset, ne islamiyet… Bu tam anlamıyla İNSANİYET meselesi…

Hem siyaset, hem islamiyet inanan son insan kalana kadar var, bu görülemiyor mu?

Filistin hep karşımızda durmuş olabilir. Ama öldürülen bir çocuğun dini, ırkı, rengi olabilir mi?

Haksızlığa uğrayan bir masum, kim veya nereden olursa olsun cana, vicdana değer artık. Onun davası tüm insanlığa; sana, bana, hepimize aittir… Vicdanına değmiş ise gerçekten, o insan artık beynindedir. Travman olur. Sen nereye gidersen git o insan oradadır, oralıdır.

Haksızlık, zulüm, eşitsizlik nasıl evrensel ise, aynen enternasyoneldir insanlık…

Fulya Şenbağcı Özer

Maalesef bu ülkede bir ayrım var ise
bu ayrım en çok iyi insanlar ile
iyi olduğunu düşünen insanlar arasında var.

Malcolm X çok güzel demiş: “Ben kimin söylediğinden bağımsız, HAKİKAT için varım;
kim için ve kime karşı olduğundan bağımsız, ADALET için varım”

Halbuki diken batırsalar tek bir çocuğa, çığlık olup yağmalı zalimin üstüne tüm dünya… Ses olun, çığlık olun, el verin, yumruk olun..

Her zorbanın kabusudur; duyarlı, cesur kalplerin hep birlikte çıkardığı ses… O paylaşımları yapanlar, ya da susanlar acaba ne zaman sesimize katılacaksınız?

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

https://linktr.ee/Neurosustainability

Karantinada Eski Foto ile Challenge Nörokimyası

20 Nisan 2020 tarihinde tüm sosyla medya ile birlikte bende eski fotoğraflarımı karıştırıyordum. Üzerinden tam 10 yıl geçti ancak anlık flaş patlaması gibi o andaki sohbete, keyfime, havanın sıcaklığına, kokusuna bile nörolojik olarak gittim bu fotoğrafı gördüğümde..

Sizde karantinada eski resimlere sıkça bakıyor iseniz; muhtemelen sevdiklerinizden ayrı kalmanızın bir sonucu olarak oksitosin (sevgi hormonu) düşüklüğü yaşıyorsunuzdur ve oksitosin düşüklüğü fizyolojik ve psikolojik yönden acı veren bir kimyadır.. Sosyal ilişkileriniz sırasında kalbinizde hissettiğiniz acı kırılmalar aslında beynimizdedir ve oksitosin hormonunuz düşmüştür.. Bu kimyanın doğurduğu fiziksel acıyı ve mutsuzluk durumunu hissetmemek adına eski resimlere ve sevdiklerinize bakarak serotoninizi yani mutluluk durumunuzu kontrol altına almaya çalışıyorsunuzdur.. Kısaca o özel an’a ve sevdiklerinize nörolojik olarak temas ediyorsunuzdur..
⚠️Bu pandemi sırasında nörokimyamız içerisinde en kritik noktalardan biri;
OKSİTOSİN=BAĞIŞIKLIK
arasındaki doğrusal ilişki…
Karantina sürecinde bolca güzel anılara odaklanın, yanınızdaki insanlara ve hayvanlara sarılın… “Bir kediniz bile mi yok?” Sahiplenin  Oksitosin düşüklüğünün bu dönemdeki en kritik zararlarından biri bağışıklık sistemi üzerindeki olumsuz etkileridir.. Bağışıklığı düşürür.. Stres hormonunu tetikler ve siz psikolojinizle, eski aşklarınız, dostlarınız, eski duygu ve düşüncelerinizle cebelleşirken vücudunuzda kortizon birikmeye başlar..
➡️Tek çözümü sarılmak ve öpüşmektir.. O nedenledir ki birçok ülkenin devlet adamı bu karantina sürecinde bol bol sevişin diyor.. Sizde öyle yapın.. BOL BOL SEVİŞİN, ÖPÜŞÜN, SARILIN, KOKLAŞIN, olmadı ARAYIN.. Kısaca mümkün olduğunca evde ama sevgiyle, yanınızdaki ve uzaktaki sevdikleriniz ile temasta kalmaya çalışın. Bu sizi tabii ki korumaz ancak fiziksel ve ruhsal olarak bir nebze de olsa direnç kazandıracaktır..

Yeni bir challenge, üstelik 20li yaşlara gidiyoruz bu sefer 🙂

..
Bu arada ben daha çok algı yönetimi, ilişkilerdeki ve tüketimdeki nörotepkileri inceliyorum ve bu alanda eğitimler veriyorum.. Örneğin; virüse rağmen Luppo alan arkadaş’a bilimsel pek bir yorum getiremesem de benim alanım içerisinde 🙂 ancak yine de oksitosin ile ilgili bu bilgileri paylaşmak istedim.. Sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzm.

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

Kapitalizmin Öfkeli “Son” Çocuğu: Prekarya

Sürdürülebilirlik ile ilgili her şey gelecekle bağlantılıdır. Öyledir ki biz sürdürülebilirlik uygulamaları ile günümüzden adaleti ve fırsat eşitliğini sağlayarak, çevreyi ve kaynakları gözeterek, verimli üretim-tüketim politikalarıyla her bir bireyi geleceği ile korumayı ve gelecekteki ortamı dengelemeyi bekleriz. Gelecekle ilgili düşünmeye başladığımızda hem umut hem kaygı hissederiz ki, maalesef genellikle bu sorumluluk duygusuna baskın gelir. Bu nedenle sürdürülebilirlik tam olarak anlaşılamayan, genele yayılamayan, anlaşılsa bile insanların, kurumların ve toplumların ben merkeziyetçi yapılarına takılan uygulamalar bütünü olarak sözde çok duyduğumuz ama ağır ağır yükselen bir ideadır. Ancak hiçbir toplum, hiçbir iktidar, hiçbir işletme ve hiçbir birey bu kavramdan ve getirdiği sorumluluklardan kaçınamaz. Yoksa sonuçlarından kaçamaz.

Bu bilinç özellikle 2000 sonrası varlıklarını daha da hissettiren öfkeli Prekarya sınıfı ile kendini daha fazla yükseltiyor. Evet öfkeli ama bir sorun neden öfkeli? Peki söylenildiği kadar tehlikeli mi? Evet ama kime ve neye göre?

Neoliberal Kapitalizm ile Prekarya’nın Doğum Anı

1980 sonrasında serbest piyasaların güçlenmesi, teknolojilerin artışı, üretimde otomasyonun yaygınlaşması, üretim-çalışma-ücretlerde esnekliğin oluşması, devlet ve sendikaların çalışma piyasaları ile ilgili politika üretemez hale gelerek zayıflatılması ile toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturan ve emeğinden başka satacak bir şeyi olamayan işçiler büyük bir baskı ve güvencesizlik altında kaldı.  Bu güvencesizlik, belirsizlik, beklentisizlik ve daha genel bir ifadeyle “geleceksizlik” gün geçtikçe de etkisini arttırmaktaydı.

Prekarya; güvencesizler, geleceksizler anlamını taşıyor. Kavram ilk İngiliz iktisatçı Guy Standing tarafından ortaya atılmıştır. Sadece bir avuç kişinin piyasaya, politikalara ve çalışma koşullarına kendi çıkarlarına göre yön vermesi ile yetersizleştirilen sendikalar sonucu savunulamayan haklar, artan fırsat eşitsizliği, gelir dağılımı dengesizliği ve sosyal adaletin olmaması ile karnını iyice büyüten kapitalizm büyük sancılarıyla birlikte son ve büyük ihtimalle sonunu getirecek öfkeli çocuğunu, Prekarya’yı doğurdu.

Prekarya kavramı, evet! Tamamen sürdürülebilirlik yani gelecek ile ilgilidir. Prekarya sınıfını oluşturan bireyler büyük kaygı içerisinde varoluşsal bir çaba içindedir. Tek beklentileri bu güvencesiz ortamda varlıklarını devam ettirmek, tek beklentileri şimdiyi kurtarabilmek. Ne yazık ki; hala yaşlı kapitalizm siyasi bakımdan güçsüz bu sendikasızlaşan proletaryayı ağzının suyunu akıta akıta çalıştırmaktadır.

Üstelik her zamanki gibi, bu bir avuç diş kolektif bir şekilde insanları ötekileştirmeye, sınıflaştırmaya, bölerek zayıflatmaya ve fakirleştirerek sindirmeye çalışır ama Prekarya farklıdır. Prekarya önceki çocuklarından ayırt edici bir özelliği olarak daha vasıflı, daha eğitimlidir ve tüm bu olanlara müthiş bir öfke besler. Bu donanımlı öfke toplumdaki her kesimi mühendisinden, kağıt toplayıcısına kadar kapsamaktadır. Artık güvencesizlik için bir meslek, bir köken, biz zaman, bir mekan yoktur. Güvencesizlik, geleceksizlik her yerdedir…

Prekarya Tehlikeli Mi? – Kitlesel Hareketler 101 Dersi

İnsanları rahatlıkla ayrıştırabilirsiniz. Irklara bölersiniz, dinlere bölersiniz, cinsiyetlerine, cinsel yönelimlerine, gelir düzeylerine, eğitimlerine, bölgelere, kültürlerine, ideolojilere, siyasi yönelimlerine, konumlarına, mevkilerine… İnsanları herhangi bir noktadaki herhangi bir farklılığından dolayı bölebilir, ayırabilir, ayrıştırabilirsiniz. Hatta ötekileştirir, öteler, baskılar ve hatta hedef gösterirsiniz. İğrenç bir şekilde farklılıklarını küfür gibi kullanırsınız. Ama… Ama öyle hassas iki nokta vardır ki insanları rahatlıkla bir araya getiren ki, o noktanın biri “açlık”tır. İnsanlar tüm farklılıklarından bağımsız olarak beynindeki iki nöronla bile yaşayabilir ama midesine giren iki lokma olmadan yaşayamaz. Diğer bir hassas nokta ise “özgürlük” tür. Her popülasyon, her canlı, her insan baskı gördüğü ortamda hayati kaygı yaşamaktadır.

Özetle, yaşamın devamlılığı ve gelecek ile ilgili belirsizlik ve kaygı, en üst kaygıdır ve tüm ideolojilerin, tüm yönelimlerin üzerindedir. Bu son noktadır, beynin en temel adrenalin ve noradrenalin hormonlarını inanılmaz düzeyde salgılandığı en ilkel bölgesini temsil eder aynı zamanda. Artık noradrenalin beyine ya savaşmasını ya kaçmasını fısıldamaz, bağırır.

Bu noktadan sonra istediğiniz kadar farklılıkları göze sokun, sindirmeye çalışın ya da tehdit edin, böyle bir kitleyi parçalayamazsınız. Hayatıyla sınanan, belirsiz bir gelecek ile ilgili güvencesi bulunmayan, özgürce kendini ve sevdiklerini yaşatamayan bir topluluk artık hiçbir şekilde korkutulamaz ve durdurulamaz da.

Daha açık bir ifade ile halkın karnındaki ve beynindeki gürültü, hükümdarın sesinden fazla duyulduğunda o hükümdarlık tek bir kıvılcım ile bitebilir. Ve kolaylıkla bu stres ve öfkeye teslimiyetle prekarya rahatlıkla harekete geçebilir. Sonuçta sürdürülebilirlik yani iyi bir yaşam ve iyi bir yönetim tüm genelin, her bir bireyin hakkıdır. Ve “eğitimli” ve “donanımlı” prekarya, tüm haklarının daha fazla bilincinde.

O nedenle prekarya için aynı zamanda ‘tehlikeli” gibi bir tanımlama kullanılıyor ki, bu tanım doğrudur tabii ki bu tehlike; kime göre, neye göre… Prekarya, diğer tüm sınıfların kendini güçlendirme bakış açısının aksine tümden bir “devrim” ile kendini yok etmeyi hedefler. Tüm siyasi yönelimlerden ve kalıplarından bağımsız, yepyeni bir siyasi hareketin temelini oluşturabilecek ve herkesi kapsayan dönüştürücü bir sınıftır, Prekarya…

Sonuç olarak; 2000 yılından bu yana bu sınıfın kitlesel hareketlerini artarak izliyoruz ve daha da fazla görmeye devam edeceğiz. Yani özellikle 2020 sonrası pandeminin de sonuçlarının etkisiyle dünya’nın bütününde halk hareketleri hızlı bir şekilde artacak…

Taa ki, Prekarya kendini kapitalizm ile birlikte yok edene kadar…

1 Mayıs Emeğin ve Emekçinin Bayramı, bayramımız kutlu olsun…

Sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

🍏 https://linktr.ee/Neurosustainability

ekonomidoktorunuz.com yazımdan

Bir Z Kuşağı Hareketi – “Game”“Stop!”

Farkında mısınız bilmiyorum ama finans piyasalarının bütün ezberlettiği doktrinler ve bu zamana kadar bazı büyük kuruluşların daha fazla fon yaratmak için uyguladığı yöntemler, 12 Ocak tarihinde reddit sitesinde örgütlenen bir grup küçük yatırımcı gencin GameStop isimli bir hisse senedini aynen kitlesel bir hareket formunda satın alması ve bu gençlere de Elon Musk gibi büyük aktörlerin destek verip katılmasıyla bir şok dalgası yaşadılar. Çoğunluğu Z Kuşağında olan bu kitle, koskoca şirketler ve küresel nitelikteki büyük oynayıcıları ciddi ciddi köşeye sıkıştırıp, hatta açığa sattıkları hisse senetlerini de piyasadan satın almaya sokarak kötü bir döngüye sokup ağlattılar.

Ekonomist olmadığım için gerçekleşen bu olayı çok basit bir şekilde anlatacağım, zira akabinde ben daha çok alanım olan bu olayın sosyal ve kitlesel hareket noktasındaki perde arkasını açıklamaya çalışacağım. Z’leri anlatacağım, çünkü Z Kuşağı ile birlikte artık yeni bir kitlesel hareketler çağına da geçiş yapmış bulunuyoruz.

GameStop, pandemi sürecindeki dijitalleşme ile perakende mağazalarının çoğunluğunu kapatmış bilgisayar oyunları ve konsolları satan zarar eden bir şirket. Bu şirketin açığa alınmış milyonlarca hisse senedi dönüyor finans piyasalarında. Melvin Capital gibi güçlü yatırımcıların fonladığı büyük finansal aktörler GameStop hissesinin daha fazla düşeceğini tahmin ettiklerinden (belirlediklerinden!) açığa alınmış hisse senetlerini ödünç alıyorlar ve ellerinde olmayan hisse senetlerini yatırımcılara satıyorlar. Vade sonunda da yüksekten sattıkları bu hisse senetlerini düştüğü fiyattan piyasadan çekip, satın alan kişilere teslim edip aradaki farktan kar elde ediyorlar. Rakamlarla anlatayım:

Melvin Capital’in açığa alınmış ve düşmesi muhtemel görünen GameStop hisse senedini sattığı fiyat: 20 $ diyelim

Vade sonunda düşmesi beklenen tutar: 14$

20$-14$=6 $ à Her bir hisse senedinden 6$ kar elde edilmesi büyük yatırımcıların beklentisiydi.

Ancak 12 Ocaktan itibaren reddit üzerinde örgütlenen perakende yatırımcılar, GameStop hisse senedini kolektif bir şekilde satın alarak değerini 27 Ocak tarihinde 483$ yükseltti. Yani Malvin C. vade sonu gelmiş yatırımcıya 20$’dan sattığı hisseyi, 483$’dan satın alıp verecekti.

20$-483$= -463$ à Malvin C.’in açıktan sattığı hisse senedi başına zararı 463$’dır . Süreç ile toplam zararı 5 milyar dolar olarak açıkladılar.

Büyük yatırımcılar bu panikle aradaki zararı kapatmak için yeniden açıktan GameStop hisse senedini satın alarak hisse senedinin piyasa değerini katlıyorlar. Bahsettiğim döngü bu noktada oluşuyor. O nedenle bu hisse senedi için çeşitli sınırlandırmalar getirildi.

Şimdi büyük yatırımcı buna ağlayarak manipülasyon dedi. Ancak 14.000 çalışanı olan Y ve Z kuşaklarının gözdesi GameStop’ın mevcut hissesinden daha fazla açık hissesinin satılması ve firmanın mevcut değerinin düşürülerek iflasa zorlanması da bu genç jenerasyonlar açısından bir manipülasyondu. Kaldı ki; acaba böyle yutulan kaçıncı şirketti. Bu noktada işte farklı bir kimya çalışmaya başlıyor.

Birçok kişi olayı finansal açıdan ele almış, ana odağın kar elde etmek düşüncesi olduğunu düşünerek kısmen ama büyük ölçüde yanılıyorlar. Ancak GameStop hareketini ivmelendiren ve son zamanlarda da gündemimizde de çok konuşulan Z Kuşağının, kimyası ve düşünme boyutu ile değerleri bilinenden çok farklı çalışıyor. Hakikatten onlar, her haksız eylem karşısında “Game stop!” yani “Oyun bitti!” diyorlar.

Kim bu Z’ler?

Aslında Z Kuşağı ile ilgili kendi youtube kanalımda çok önceden bir video hazırlamıştım. Buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Yine de özet geçecek olursam, yapılan araştırmalar ışığında bu kuşak, doğdukları 2000 yıllarından bu yana dijitalleşme ile önceki kuşaklardan çok daha fazla uyaran ve veri işlediler. Bir Y kuşağının 1 yıllık verisini, bir günde işlediler. Sonuç olarak önceki kuşaklardan daha gelişmiş bir beyinleri ve prefrontal lobları bulunuyor. Bu onları daha farkında, daha empatik ve daha duyarlı hale getirdi. Her bir sorunun verilerini, sonuçlarıyla birlikte irdeleyebiliyorlar.

Bu duyarlılık onları sürdürülebilir görmedikleri, adil ya da etik bulmadıkları konularda çok rahatlıkla harekete geçebiliyor. Her şeyin başında “eşitlik, özgürlük ve adalet” diyen Z jenerasyonu “dürüst ve aktivist” bir kuşaktır. Kurum ve kuruluşlardan “açıklık, dürüstlük ve şeffaflık” bekliyorlar. Bu karşılanmadığında ya da herhangi bir kurumda bir kusur bulduklarında ise anında o devamlı bulundukları sosyal platformlar içerisinde kendi akranları ile paylaşıp, rahatlıkla bir olayı kitlesel bir harekete dönüştürebiliyorlar. Bu kuşak, çok iyi örgütleniyor ve birbirleriyle güçlü bağlar geliştiriyor. Çünkü kendi aralarında hiyerarşi yok, otoriteyi de tanımıyorlar ve kabul etmiyorlar. Ancak daha iyi, daha sürdürülebilir olanı uygulayan birini görürlerse, liderlerinden biri yapabilirler ve izleyebilirler. Yani bilgisayarın, telefonun başında bir başlarına hiçbir yapmıyor gibi görünebilirler ama istediklerinde anında çok olabiliyorlar.

Z’ler ile Birlikte Yeni Kitlesel Hareket Reformu

Birkaç gündür öyle çok paylaşım okudum ki hem twitter, hem reddit üzerinde bu çocukların paylaştığı. Bu kitlesel hareketi sadece finansal açıdan değerlendirmek yani kar elde etme dürtüsünü konuşmak çok yanıltıcı olur. Zira Z Kuşağı için “daha fazla insan” olma durumu “daha fazlasına sahip olan insan” durumunu yıkıp geçecektir. Üstelik bu kuşak ile birlikte artık bu tip hareketleri daha sık izleyeceğiz. Çünkü kitlesel hareketlerde artık önceleri okuduğumuz ya da aldığımız eğitimlerden çok farklı bir noktaya geldi.

Bu hareketi başlatan bu kuşağa ait kişiler, özellikle bu küçük fonlardan ya da firmalardan beslenen büyük fon sahiplerinin yaptıkları “doğru bulmadıkları” usulsüzlüklere karşı duruş sergiliyor. Baskılara ve zaman zaman hisse senedinin fiyatının düşmesine rağmen, hisseden çıkarak değerini düşürmüyorlar. Onları korkutmaya çalışıyorlar ve hemen hemen her finansçı uyarıyor, “kaybedeceksiniz”, “zarar edeceksiniz” ama onlar “kolektifi terketmeyeceğim, başladığımda da sıfırdım, bittiğinde de sıfır olabilirim” diyor. Hatta hareketi başlatan kişi 50.000$ ile başladı ve şu anda 50.000.000$ ‘ı var ve “başladığım noktaya dönebilirim ama derslerini alana kadar bırakmayacağım” diyor. Bu gençler artık yeni tip kitlesel hareketleri başlatan reformu; yani mizahın gücünü kullanarak  bu baskıları püskürtüyorlar.

Bazı ülkeler insanları güçsüzleştirerek ya da korkutarak daha fazla baskı yaratabileceklerine inanabilirler. Ancak insanlar açlıkta birleşir ki, bu Z kuşağında çok daha rahattır. Açlık son noktadır, sürdürülemeyen noktadır, kaybedecek bir şeyi kalmayan canlı ya savaşacaktır ya kaçacaktır. Bu kitlesel harekette de ailelere zamanında zarar vermiş ve kendilerini maddi anlamda daha fazla şişirmiş bazı kurumlara ve kişilere duyulan güçlü bir tepkinin olduğu rahatlıkla sosyal platfomlarda paylaşımlarından görülmektedir.

Ayrıca önceki kuşaklara ve kurumlara insanlık dersi vermek adına bazıları hisseden çıktı. Ama kazandıkları tutarı çocuklara gıda yardımında bulunarak, hasta iki çocuğun kalp ameliyatını gerçekleştirerek, Afrika’daki çocuklara su kuyusu açtırarak vb. kullandılar. Bunları da reddit üzerinden paylaştılar.

Onlar için; sürdürülebilirlik ve işbirliği önemli ama asıl gerçekleştirecekleri iyi insan eylemleri bu kuşak içerisindeki bir bireyin ya da bu kuşağa hitap edecek kişilerin sosyal onayı ve kabulü için çok önemli.

Bu noktadan itibaren böyle kitlesel hareketleri fazlasıyla göreceğimizi düşünüyorum;

  • Z ve alfa kuşaklarının biyolojik nitelikleri,
  • Artan kıtlık ve açlık ile birlikte kitleler üzerinde şiddeti yükselen baskıcı rejimler,
  • Haksızlıklara ve zorbalara karşı hareketlerin arttırdığı dopaminin yani haz duygusunun devamlılığı arzusu (Joker filmindeki gibi)
  • Hem küresel ısınmanın yani hissettiğimiz bu sıcakların biz dahil tüm memeliler üzerindeki hormonel etkileri,
  • Pandemideki karantinanın yarattığı bireyler arası mesafeden dolayı oksitosin hormonu düşüklüğünün, insanları böyle kitlesel olaylara dahil olarak bir araya gelme dürtüsünü ivmelendirmesi,
  • Dijitalleşme ile daha fazla insana ulaşabilme gücü bu hareketleri tüm dünyada gözle görülür şekilde hızlandıracaktır.

Özellikle Z Kuşağı ile çalışan bir sürdürülebilirlik ve kitlesel algı uzmanı olarak onları ve bu olayı bende yakından takip edeceğim. Z Kuşağı; onlar gerçekten çok güzeller, ondan zor bu çocukları kazanmak. Yeniden görüşene kadar farkındalıkla, iyi insan eylemlerinde ve sürdürülebilirlik için işbirliğinde kalın.

Saygı ve sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com

01.02.2021 tarihli yazımdan…

Ekonomi’nin Tüketimi

“Dünya, her insanın sadece ihtiyaçlarını karşılayabilir; açgözlülüğünü değil!”

Mahatma Gandhi

Sürdürülebilirlik, her ne kadar çevre alanında sıklıkla karşılaşılan bir kavram olsa da, hayatın her alanında çalışmaktadır. Bilim insanları bu konuyu çevresel, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirlik olarak sınıflandırsa da sürdürülebilir bir kalkınma için bu üç boyut birbirinden ayrı tutulamaz ve bağımsızlaştırılamaz.

Sürdürülebilirliğin üç boyutu çok basit bir prensiple çalışmaktadır: ekonominin sürdürülebilirliği, sosyalin sürdürülebilirliğine, aynı şekilde sosyalin sürdürülebilirliği de ekolojinin sürdürülebilirliğine bağlıdır. Ekoloji hücresi sosyalin hücresini, sosyal hücre ise ekonominin hücresini beslemektedir. Ancak biz ekoloji ve sosyal hücrelerini desteklemeden ekonomi hücresini “yanlış üretim ve tüketim politikaları” ile o kadar şişirdik ki, sosyalin ve ekolojinin hücrelerini parçaladık. Halbuki, güzel gezegenimiz daha 4.6 milyar yaşında. Dünya’nın yaşını 46 yıl olacak şekilde düşünürsek; insanoğlu sadece 4 saattir yeryüzünde ve endüstri devrimi başlayalı sadece 1 dakika oldu. Biz ise bu kadar kısa sürede, sadece 1 dakikada Dünya’daki ormanların ve işlenebilir toprağın yarısını yok ettik. Ama bir düşünelim; “büyüme uğruna büyümek, ancak bir kanser hücresinin ideolojisi olabilir” değil mi?

Doğanın bitmeyen pandemisi, insanoğlunun ta kendisi…

Çevre kirliliği, endüstri devrimiyle birlikte ateşlenen üretim ve tüketim faaliyetleri nedeniyle meydana gelmiştir. Bu öyle bir ateşlemedir ki, aşırı tüketime özendirilen ve daha fazlasını talep etmede, ya da borçlanmada herhangi bir sorun göremeyen “farkındalığı düşük ama dürtüselliği yüksek kitleler” yavaş yavaş daha fazla tüketebilmek adına kendilerini parçalamış, doğayı yıpratmış, kaynakları hor kullanmış ve hatta kaynaklar için savaşmış… Şimdiler de ellerinde buğday, uyarmaktalar: “kıtlık var!”

İktisat Teorisi Ders 1 – Ekonomi nedir? “Kıt kaynaklar ile sonsuz ihtiyaçları karşılamak”.

Kıtlık dediğimiz, öyle basit bir kavram değil. Artık hiç değil. Maalesef yenilenebilir dediğimiz, o yaşam ünitelerimiz bile artık “kıtlık” noktasına takılıyorlar. Temiz sularımız, “kıt”. Temiz hava, “kıt”. Bereketli topraklar, “kıt”. Çünkü doğanın tüm kalitesini ve dengesini süpürüp attık. Diğer canlıların bir dili olsaydı sanırım bizim için şunu söyleyeceklerdir: “Bu kendini en akıllı varsayan kordelılar şubesi, primatlar sınıfından bir hayvan türü olan insanoğlu, daha fazla tüketim ve para için tüm canlıların yaşam ünitesinin fişini çekiyor. Kesinlikle akıllı değiller, kesinlikle ahlaklı değiller ve kesinlikle bu sürdürülebilir değil.”

Onlara, kendimize ve yaşam alanlarımıza verdiğimiz zararları düşündüğümüzde, evet.. Hiç de haksız sayılmazlar. Daha neye gerçekte ne kadar ihtiyacımız var, bilmiyoruz. Firmalar yeni bir ürün çıkardığında ya da siyasetçiler yeni bir politika geliştirdiğinde, anında beynin o mantıklı veri işleyen bölgeleri olan kortekslerini kapayıp, ışık kapanına doğru kanatlarını açan minik sineklere dönüşüyoruz. İşimizi de o noktada hemen bitirmiyorlar; her yeni ve daha cazip görünen bir teklif kapanına yapışıp kaldığımızda vadeli satışla, taksit taksit tüketiliyoruz. Bugünü taksitlendirip, yarını borçlandırıyoruz.

Artık “sürdürülebilir” üretim ve tüketim inovasyonlarının ve politikalarının geliştirilmesi gerekiyor. Üretim ve tüketim etiği konularında eğitimlerin verilmesi gerekiyor. Sürdürülebilir kalkınmanın ancak ve ancak sürdürülebilirlik eğitimi almış “etik ve duyarlı” beyinlerden çıkabileceğinin idrak edilmesi gerekiyor. Yoksa sürdürülebilir kalkınma güzel bir hayalin ötesine geçemeyecek, tüm kurgunun aşağıdaki gibi geliştiği bir hikayede;

“Bir varmış, bir yokmuş.. Doğa insanı, insan parayı doğurmuş. Gel zaman git zaman, doğanın kucağında parayla oynayarak büyürken insan, bu bereketli ve güzel topraklara şuur tanımaz, acımasızlığın zorbalığa dayandığı, barış ve adaletin çok uzağında bir düzen çökmüş. Açgözlü doğasına teslimiyetle evlatlar hayırsız çıkmış; insanın tükettiği onu hayatta tutan doğa, paranın tüketimi de insan olmuş…”

Bu sistemi ve hikayenin sonunu değiştirebiliriz. Bir sonraki yazım ekonomik sürdürülebilirlik üzerine olacak. O zamana kadar farkındalıkta, iyi insan eylemlerinde ve işbirliğinde kalın.

Saygı ve sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com

25.01.2021 tarihli yazımdan

Nörobilimle Sürdürülebilirlik

28 Aralık akşamı değerli Okan Dedeoğlu ile Taze Gündem programında canlı yayında sürdürülebilirlik konuştuk. Kısmen de olsa temelde yatan sürdürülebilirliğin nörobilimi de açıkladık. 🍏

Sürdürülebilirlik nedir? 

Sürdürülebilirliğin nörobilim kısmında açıklaması nedir?

Sürdürülebilir uygulamalara neler ve hangi ülkeler örnek gösterilebilir?

Sürdürülebilir kalkınma amaçları nelerdir? Ülkemiz sürdürülebilirliğin neresinde görünüyor?

Ülkemizde sürdürülebilirlik ile ilgili neler yapılabilir?

Kurumların sürdürülebilirliği için neler yapılması gerekiyor?

Z kuşağının beklentileri ve gelecek ile ilgili düşünceleri nelerdir?

Bu kuşakların farklı düşünmelerini sağlayan nörobilimsel farklılıklar nedir?

Gelecek ile ilgili nasıl bir senaryo öngörülüyor? Önümüzdeki süreçte doğa, insan ve para ile ilgili neleri konuşacağız?

Sürdürülebilir iyi bir yaşam nasıl çalıştırılacaktır?

Ve daha fazlası için aşağıdaki bağlantıya tıklayanilirsiniz…

———
🚩Kanalıma ABONE olmayı unutmayın!
Sürdürülebilirlik, algı yönetimi, kitle algısı ve nörobilim ile ilgili videolarımın devamı gelecek!
———-
.. ve gezegendeki tüm huzur tek bir kırmızı elma ile bozulmuştu. Ben ise bu kaosun göbeğine yeşil bir elma bırakıyorum. Sürdürülebilir, yeni bir başlangıç için 🍏

KİM BU Z’LER? – Sürdürülebilirlik arayışında bir kuşak

Sürdürülebilirlik nedir? Kurum ve kuruluşlardan beklenen sürdürülebilirlik hedefleri, farkındalığı yüksek “yeşil ve dürüst” bir jenerasyon olan Z kuşağı ile nasıl gelişim göstermiştir? Tüm bu soruların cevaplarını ve daha fazlasını bulabileceğiniz bir video hazırladım. Saygı ve sevgiler…


———
🚩Kanalıma ABONE olmayı unutmayın!
Sürdürülebilirlik, algı yönetimi, kitle algısı ve nörobilim ile ilgili videolarımın devamı gelecek!
———-
..ve gezegendeki tüm huzur tek bir kırmızı elma ile bozulmuştu. Ben ise bu kaosun göbeğine yeşil bir elma bırakıyorum. Sürdürülebilir, yeni bir başlangıç için 🍏
———–
#sürdürülebilirlik #zkuşağı #zjenerasyonu #ekoloji #çevre #toplum #ekonomi #para #eğitim

Sürdürülebilir “İyi” Bir Yaşam

Yaşamın devamlılığı… İçerisine ne kadar umut ve aynı zamanda da kaygı barındıran bir cümle. Tüm gezegenin, içerisindeki büyük-küçük, omurgalı-omurgasız, yüksek veri işleyebilen-düşük veri işleyebilen her türün temeldeki birincil kaygısı ve kavgası kendi varlığı ile birlikte türünü devam ettirebilmek. Bu muhteşem sistem içerisinde kordalılar şubesi primatlar sınıfından bir memeli olan insanoğlunun da varlığı boyunca ortaya koyduğu mücadelenin, iş birliğinin ve her bir emeğinin temelinde de bu kavram yatmaktadır.

Sürdürülebilir bir ortam ve gelecek bekleyerek gelmiyor. Beklerken hiçbir şey tüketmesek bile zamanı ve potansiyelimizi tüketiriz. Evet evlerimizde kaldık ancak kapana kısılmadık, varlığımızın tarihi boyunca belki de yüzlerce kez yaşadığımız en temel içgüdümüzü ortaya çıkarma vakitlerinden bir dönemi daha yaşıyoruz, “adaptasyon”. Ve her ne kadar zor olsa da özellikle pandeminin ilk zamanlarında gayet iyi bir iş çıkardığımızı söyleyebilirim. Adapte olmak ve yaşamın devamlılığını sağlamak ancak farkında olmak, potansiyeli bulmak, ortaya çıkarmak ve bunu popülasyonumuza duyurmak ile kısaca her koşulda emek, eylemlilik ve iş birliği ile mümkün olmuştu her zaman.

Emek, en yüce kavramlardan biridir. Evet ama gerçekte emeğin değerini ne belirler? Emek ancak, gezegen ve tüm varlıklar için bir maliyeti ve eziyeti olmadığında değerlenmektedir. Emek, başka insanlara ve bu insanların çabalarına da zarar verilmediğinde değerlenmektedir. Emek, konfor alanlarındaki ben merkezine takılmadığında, başkalarına da fayda yaratabildiğinde değerlenmektedir. Önemli olan burada kendi varlığımızı, sosyal statümüzü ya da kazancımızı sürdürebilmek adına emek harcarken, dönüp kendimize soracağız: “benim bu çabamın başka insanlara, canlılara ya da gezegene maliyeti ya da getirisi nedir?”, “benim eylemlerimin gelecekteki sonuçları bana, insanlığa ve başka canlılara nasıl etki edecektir?”

İşte bu soruların sorulmaya başlanması ile sürdürülebilirlik bilinci de çalışmaya başlar. Çünkü sürdürülebilirlik, her koşulda nicelik değerli bir insandan çok, nitelik değerli bir insan diyen empatik ve gönüllü bir eylemlilik halidir. Sürdürülebilirlik bilimi; ekolojiyi, toplumu ve ekonomiyi sadece günümüz için değil gelecek için de koruyan uygulama ve politikaları temsil ediyor. Bu empatik ve yüksek duyarlılık içeren eylemler ancak ve ancak nitelik değerli insanlardan, yani ölçülemeyen değerler (empati, etik, ahlak, vefa, adalet, eşitlik, nezaket vb…) bakımından donanımlı olan insanlardan, liderlerden ve politikacılardan ortaya çıkabiliyor.

Buradan yola çıkılarak sürdürülebilir “İyi” bir yaşam derken; evet her canlı ekolojik, sosyal ya da ekonomik olarak sürdürülebilir iyi bir yaşam ortamını hakkediyor ancak asıl “iyi” ile vurgulanmak istenen, sadece değerleriyle değil emeği ve eylemleriyle de “iyi” olarak nitelendirebileceğimiz, insani bir yaşamdır. O nedenle sürdürülebilirlik ile ilgili tüm öğretiler gerçekte iyi bir insanın niteliklerini açıklamaktan çok, “iyi insan eylemlerini” açıklamaktan gelmektedir.

İyi olmak için ne kadar eylemde kaldığımız önemli, yarattığımız farkındalık ya da bütün için fayda önemli. İyi birey eyleme geçmedikçe ve eylemliliğini korumadıkça maalesef bencillik ve ego kazanacak. Bu da hem gezegen hem de popülasyonumuz için hiç sürdürülebilir olmayacak.

Gerçekten, iyi bir insanın zaten konfor alanı olamaz. Yunus Emre’nin dediği gibi “derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur”. Çevresinde gördüğü her türlü yanlışlık, israf, zorbalık, eşitsizlik, adaletsizlik veya kaba muamele onu rahatsız eder. Bu rahatsızlık, sorumluluk duygusuna dönüştüğünde ise kişi gönüllü bir eylemlilik haline geçer. Kendi tutumlarıyla birlikte çevresinin de tutumlarını değiştirmeye yönelir. Başkalarıyla işbirliği kurarak, daha iyi olana dönüşüm için kolektif bir şekilde fikir ya da çaba üretmeye başlar. Daha iyi bir gezegen, daha iyi bir toplum, daha iyi bir ekonomi için…

Evet biz de her canlının hakkı olan sürdürülebilir ve kaliteli bir yaşam ortamını hakkediyoruz. Ancak bunun için başlangıçta birey olarak biz sürdürülebilir “iyi insan eylemlerini” ne kadar uyguluyoruz? Yoksa başkalarından mı bekliyoruz? Ya da başkaları zaten yapmıyor, ben yapsam ne olur diyerek birde üzerine olumsuz pekiştirme mi yapıyoruz?

Bugün ilk işin “iyi bir insan eylemi” belirlemek olsun. Daha az su harcamak gibi… Daha az su harcamak için bugün emek ver, yarın ise bunu bir arkadaşına söyle. Daha az su tüketimi için yöntemler bulun ve bu yöntemleri birbirinizle ve çevrenizle paylaşın. Belirlediğiniz eylemi ve bu eylemin maddi-manevi sonuçlarını da belirterek daha da fazla insan ile bir araya gelin ve iş birliği geliştirin.

İyi insan eylemleri için iş birliği geliştirdiğimizde bu yavaşça sosyal yaptırıma dönüşür. Biz bir grup ne değiştirebiliriz demeyin, kurutmadığınız gibi kurtardığınız her kaynağın üzerine gelecek inşa ediyorsunuz. Aynı şekilde uymadığınız gibi karşı durduğunuz vicdanınıza dokunan her yanlışın üzerine toplum inşa ediyorsunuz.

Diyeceğim o ki, dünyanın en iyi, en temiz kalpli insanı olman bir fark yaratmıyor. Ama bugün geleceğin bir kahramanı olabilirsin. Sadece eylemde ve iş birliğinde kal…

Fulya Şenbağcı Özer

21.12.2020

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com yazımdan

Etiksel Kalkınma Teorisi ve Sürdürülebilirlik Dönüşümü

20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde kalkınma teorileri içerisinde yeni bir teori filizlenmektedir. Bir grup insan, ülkelerin savaş sürecinde ve sonrasında gelen hızlı sanayileşme ile hırslı para ve sömürü politikaları içerisinde göz ardı edilen bir kavrama odaklanmış, ekonomi içerisinde paranın ve üretimin gerçekte kim ve ne için olduğunu sorgulamaya başlamıştır. Tüm bu diyalogların merkezinde yer alan sosyal gelişim teorisyeni olan Denis Goulet ortaya “kalkınma etiği” ve “etiksel kalkınma” adında bir teori ortaya atmıştır.

Goulet, kalkınmanın gerçek göstergesinin artan üretim veya maddi refah değil, nitel insan zenginliği olduğunu savunur. “İyi yaşam” hakkını ve değerini savunan etiksel kalkınma teorisine göre evrensel olarak kabul edilmiş üç değer unsuru vardır – yaşamın sürekliliği, saygı ve özgürlük. Bu üç hakkı sağlamayan bir kalkınmanın etik olmasından söz edilemez demektedir.

Bu teori; küresel adalet, insan ihtiyaçları, insan hakları ve insan güvenliği konularına özel bir dikkat gösterir. Ayrıca küresel ilişkiler içerisinde ve özellikle ülkelerde uygulanan politikaların etik sorunları ile ilgilenmektedir. Etiksel kalkınma teorisinin, tamamen kamusal sürece entegre edilmesi gerektiğini savunur ve ilk olarak “ahlaki ve etiksel kavramlar iktidarı elinde bulunduran kişilerin kararlarına ne ölçüde etki etmektedir?” diye sorar.

Kalkınmanın etiği teorisi, sosyal, politik, ekonomik ve çevresel gelişme süreçlerinin hem bireylere hem de kitlelere büyük fırsatlar ve tehditler getirmesi ile bu fayda ve maliyetlerin oldukça eşitsiz ve adaletsiz bir şekilde dağıtılması nedeniyle tartışılmaya başlandı. Zamanla etiksel kalkınma teorisi yoksulluk, eşitsizlik, şiddet ve çevresel bozulmanın üstesinden gelmeye yönelik yerel, ulusal ve küresel çabaların amaç ve araçları üzerinde ahlaki bir yansıma olarak parlamaya başladı. Sonuç olarak kalkınma etikçilerine, iklim değişikliği ve sürdürülebilirliğe doğru dönüştürücü süreçler de eklenmiş ve teori tüm zamanlar için geçerliliğini hissettirmeye başlamıştır.

Sürdürülebilirlik sadece çevrecilik değildir, sürdürülebilirliğin tanımı ayrıca sosyal eşitlik ve ekonomik kalkınma için endişeleri barındırır. Bu kavram, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da ihtiyaç ve kaynaklarını bugünden önemseyen ve koruyan bir bilinç düzeyidir. Bu yüksek bilinç düzeyi, gezegeni, içindeki hayatı ve çeşitliliği de önemsetecek kadar empatik ve yücedir. Bu bilinç düzeyini Einstein’ın bir sözüyle ifade edelim “Karşılaştığımız sorunları, onları yarattığımız zamanki düşünme düzeyimizle çözemeyiz!”. Evet, yarattığımız problemler diyor. Bu gezegen ve ilişkilerimiz içerisindeki tüm sorunları bizler yarattık ancak aynı noktadaki zihniyet bu sorunları çözmek yerine daha da içinden çıkılamaz hale getirecektir. O nedenle sürdürülebilir düşünce ancak zihinlerin değişmesi ve sürekli eğitilmesi ile birlikte insanların ben merkeziyetçiliklerinden sıyrılıp konfor alanlarını terketmesiyle gerçekleşebilecek bir ideadır. En önemlisi de bu idea, devlet tarafından doğru sürdürülebilirlik politikaları ile desteklenmelidir.

Kısaca, sürdürülebilirlik kavramında da aynı etiksel kalkınma teorisinde olduğu gibi “daha ​​fazla olma” durumu, “daha ​​fazlasına sahip olma” durumuna meydan okur. Kalkınma etiğinin “iyi yaşam” ve “iyi insan” amaçları için sürdürülebilirlik uygulamaları; ekolojik, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla “iyi yaşam desteği” gibi çalışır. Bununla birlikte etiksel kalkınma teorisi sürdürülebilirlik kavramının toplumlar tarafından en fazla göz ardı edilen kısmını beslemektedir; sosyal sürdürülebilirlik.

Ekonomik sürdürülebilirlik ve kalkınma ancak ve ancak sosyal sürdürülebilirliğe bağlıdır ama genellikle en fazla gündem olan ve politikalar ile desteklenen kısmı sosyal sürdürülebilirlik içindeki ekonomi kısmıdır. Bizler bundan sonra yazılarımızda ekonomik sürdürülebilirlik ve daha etiksel bir kalkınmadan söz edebilmek için sosyal politikalar neler olmalıdır? Sorularına yanıtlar arayacağız. Sağlıkla kalın…

Fulya Şenbağcı Özer

13.12.2020

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

EkonomiDoktorunuz.com yazımdan

Sürdürülebilir Zincir


Sosyal sürdürülebilirlik olmadan ekonomik sürdürülebilirliğin sağlanabileceği düşüncesi çok ağır bir yanılgıdır. “BÜYÜME UĞRUNA BÜYÜMEK ANCAK BİR KANSER HÜCRESİNİN İDEOLOJİSİ OLABİLİR…” sözü de tam bunun karşılığıdır. Ekolojik krizler nedeniyle sosyal sistemlerin tükenmesi ve akabinde ekonomik anlamda çöküş kaçınılmazdır. Bunun tam tersi olan bir alt sistemin desteklendiği ortamda bir üst sistemin desteklenmemesi ile büyütülen hücre bir üst hücreyi parçalayacaktır. Uygun olan sistem her bir hücrenin birlikte gelişmesidir.

Bunu söyleyebilmek için bilim insanı olmak gerekmez, bilinci açık her varlık bu farkındalığa sahiptir. Dünya olarak çoğu kez bunu deneyimledik ve günümüzde de deneyimlemeye maalesef ki devam ediyoruz. Ancak bu sistemin mühendisliği ve işletilmesi bir bilimdir ve gelişmiş ülkelerin yükseköğretim programlarında “Sürdürülebilirlik Mühendisliği”, “Sürdürülebilir İşletmecilik” programlarına ayrıca istihdam olarak bu alanlara fazlasıyla rastlamaktayız.

Sürdürülebilirlik bağlamında tam karşılamasa  da kalkınma bağlamında gelişmiş olarak değerlendirilen bu ülkeler her ne kadar kaynaklarını etik ve sürdürülebilir olmayan bazı şekillerde sağlamışlar ise de *, sürdürülebilirlik ideolojisini kazanarak kaynaklarını korumuş ve geliş(tir)miştir. Çünkü bu bilinç herkese sadece “günü kurtaran” yerine kaynak verimliliği ile “tüm zamanları kurtaran” bir vizyon verir.

Özellikle bu süreçte ülkemiz de dahil olmak üzere tüm toplumların bu vizyona ve sürdürülebilir inovasyonlara her zamankinden fazla ihtiyacı olduğunu yine deneyimliyoruz. Ayrıca şekilde görülen sıralamanın tüm zamanlar için kabul edilebilir zincirini..

Ekonomiyi sosyal sürdürülebilirliğin içine dahil eden bilincin, örnek vermek gerekirse toplumu hem sağlık hemde karantina da finansal açıdan destekleyebilen sistemlerin virüs ile mücadele de daha başarılı olduğunu izleyebilmekteyiz. Ancak ekonomilerini büyütmek adına sosyal sürdürülebilirliğin önünde tutan ya da sürdürülebilir sosyal tedbirleri iyi alamayan, bu sistemi iyi çalıştıramayan toplumların ise hem sosyal ve hem sağlık sistemlerinin çöküşünü izlemekteyiz. Sonuçta aynı bir kanser hücresi gibi ekonomiyi koruma ya da büyütme uğruna sosyal hücre parçalanırsa, ekonomininde çökmesi kaçınılmaz olacaktır. Dünya’nın geçirdiği bu evreyi tüm toplumların en az kayıpla atlatmasını diliyorum…

Fulya Şenbağcı Özer
18 Kasım 2020
İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

*Çünkü sürdürülebilirlik bilinci bir toplumun, kitlenin ya da kişilerin çıkarlarını başkalarının çıkarının üstüne çıkarma etik ve adil ol, zorba ve bencil olma! der.
** Görsel kaynağı: Wikipedia