İNSANİYET

Bazı paylaşımlar görüyorum da… Bu durum ne siyaset, ne islamiyet… Bu tam anlamıyla İNSANİYET meselesi…

Hem siyaset, hem islamiyet inanan son insan kalana kadar var, bu görülemiyor mu?

Filistin hep karşımızda durmuş olabilir. Ama öldürülen bir çocuğun dini, ırkı, rengi olabilir mi?

Haksızlığa uğrayan bir masum, kim veya nereden olursa olsun cana, vicdana değer artık. Onun davası tüm insanlığa; sana, bana, hepimize aittir… Vicdanına değmiş ise gerçekten, o insan artık beynindedir. Travman olur. Sen nereye gidersen git o insan oradadır, oralıdır.

Haksızlık, zulüm, eşitsizlik nasıl evrensel ise, aynen enternasyoneldir insanlık…

Fulya Şenbağcı Özer

Maalesef bu ülkede bir ayrım var ise
bu ayrım en çok iyi insanlar ile
iyi olduğunu düşünen insanlar arasında var.

Malcolm X çok güzel demiş: “Ben kimin söylediğinden bağımsız, HAKİKAT için varım;
kim için ve kime karşı olduğundan bağımsız, ADALET için varım”

Halbuki diken batırsalar tek bir çocuğa, çığlık olup yağmalı zalimin üstüne tüm dünya… Ses olun, çığlık olun, el verin, yumruk olun..

Her zorbanın kabusudur; duyarlı, cesur kalplerin hep birlikte çıkardığı ses… O paylaşımları yapanlar, ya da susanlar acaba ne zaman sesimize katılacaksınız?

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

https://linktr.ee/Neurosustainability

Karantinada Eski Foto ile Challenge Nörokimyası

20 Nisan 2020 tarihinde tüm sosyla medya ile birlikte bende eski fotoğraflarımı karıştırıyordum. Üzerinden tam 10 yıl geçti ancak anlık flaş patlaması gibi o andaki sohbete, keyfime, havanın sıcaklığına, kokusuna bile nörolojik olarak gittim bu fotoğrafı gördüğümde..

Sizde karantinada eski resimlere sıkça bakıyor iseniz; muhtemelen sevdiklerinizden ayrı kalmanızın bir sonucu olarak oksitosin (sevgi hormonu) düşüklüğü yaşıyorsunuzdur ve oksitosin düşüklüğü fizyolojik ve psikolojik yönden acı veren bir kimyadır.. Sosyal ilişkileriniz sırasında kalbinizde hissettiğiniz acı kırılmalar aslında beynimizdedir ve oksitosin hormonunuz düşmüştür.. Bu kimyanın doğurduğu fiziksel acıyı ve mutsuzluk durumunu hissetmemek adına eski resimlere ve sevdiklerinize bakarak serotoninizi yani mutluluk durumunuzu kontrol altına almaya çalışıyorsunuzdur.. Kısaca o özel an’a ve sevdiklerinize nörolojik olarak temas ediyorsunuzdur..
⚠️Bu pandemi sırasında nörokimyamız içerisinde en kritik noktalardan biri;
OKSİTOSİN=BAĞIŞIKLIK
arasındaki doğrusal ilişki…
Karantina sürecinde bolca güzel anılara odaklanın, yanınızdaki insanlara ve hayvanlara sarılın… “Bir kediniz bile mi yok?” Sahiplenin  Oksitosin düşüklüğünün bu dönemdeki en kritik zararlarından biri bağışıklık sistemi üzerindeki olumsuz etkileridir.. Bağışıklığı düşürür.. Stres hormonunu tetikler ve siz psikolojinizle, eski aşklarınız, dostlarınız, eski duygu ve düşüncelerinizle cebelleşirken vücudunuzda kortizon birikmeye başlar..
➡️Tek çözümü sarılmak ve öpüşmektir.. O nedenledir ki birçok ülkenin devlet adamı bu karantina sürecinde bol bol sevişin diyor.. Sizde öyle yapın.. BOL BOL SEVİŞİN, ÖPÜŞÜN, SARILIN, KOKLAŞIN, olmadı ARAYIN.. Kısaca mümkün olduğunca evde ama sevgiyle, yanınızdaki ve uzaktaki sevdikleriniz ile temasta kalmaya çalışın. Bu sizi tabii ki korumaz ancak fiziksel ve ruhsal olarak bir nebze de olsa direnç kazandıracaktır..

Yeni bir challenge, üstelik 20li yaşlara gidiyoruz bu sefer 🙂

..
Bu arada ben daha çok algı yönetimi, ilişkilerdeki ve tüketimdeki nörotepkileri inceliyorum ve bu alanda eğitimler veriyorum.. Örneğin; virüse rağmen Luppo alan arkadaş’a bilimsel pek bir yorum getiremesem de benim alanım içerisinde 🙂 ancak yine de oksitosin ile ilgili bu bilgileri paylaşmak istedim.. Sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzm.

İzmir

https://linktr.ee/Neurosustainability

Kapitalizmin Öfkeli “Son” Çocuğu: Prekarya

Sürdürülebilirlik ile ilgili her şey gelecekle bağlantılıdır. Öyledir ki biz sürdürülebilirlik uygulamaları ile günümüzden adaleti ve fırsat eşitliğini sağlayarak, çevreyi ve kaynakları gözeterek, verimli üretim-tüketim politikalarıyla her bir bireyi geleceği ile korumayı ve gelecekteki ortamı dengelemeyi bekleriz. Gelecekle ilgili düşünmeye başladığımızda hem umut hem kaygı hissederiz ki, maalesef genellikle bu sorumluluk duygusuna baskın gelir. Bu nedenle sürdürülebilirlik tam olarak anlaşılamayan, genele yayılamayan, anlaşılsa bile insanların, kurumların ve toplumların ben merkeziyetçi yapılarına takılan uygulamalar bütünü olarak sözde çok duyduğumuz ama ağır ağır yükselen bir ideadır. Ancak hiçbir toplum, hiçbir iktidar, hiçbir işletme ve hiçbir birey bu kavramdan ve getirdiği sorumluluklardan kaçınamaz. Yoksa sonuçlarından kaçamaz.

Bu bilinç özellikle 2000 sonrası varlıklarını daha da hissettiren öfkeli Prekarya sınıfı ile kendini daha fazla yükseltiyor. Evet öfkeli ama bir sorun neden öfkeli? Peki söylenildiği kadar tehlikeli mi? Evet ama kime ve neye göre?

Neoliberal Kapitalizm ile Prekarya’nın Doğum Anı

1980 sonrasında serbest piyasaların güçlenmesi, teknolojilerin artışı, üretimde otomasyonun yaygınlaşması, üretim-çalışma-ücretlerde esnekliğin oluşması, devlet ve sendikaların çalışma piyasaları ile ilgili politika üretemez hale gelerek zayıflatılması ile toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturan ve emeğinden başka satacak bir şeyi olamayan işçiler büyük bir baskı ve güvencesizlik altında kaldı.  Bu güvencesizlik, belirsizlik, beklentisizlik ve daha genel bir ifadeyle “geleceksizlik” gün geçtikçe de etkisini arttırmaktaydı.

Prekarya; güvencesizler, geleceksizler anlamını taşıyor. Kavram ilk İngiliz iktisatçı Guy Standing tarafından ortaya atılmıştır. Sadece bir avuç kişinin piyasaya, politikalara ve çalışma koşullarına kendi çıkarlarına göre yön vermesi ile yetersizleştirilen sendikalar sonucu savunulamayan haklar, artan fırsat eşitsizliği, gelir dağılımı dengesizliği ve sosyal adaletin olmaması ile karnını iyice büyüten kapitalizm büyük sancılarıyla birlikte son ve büyük ihtimalle sonunu getirecek öfkeli çocuğunu, Prekarya’yı doğurdu.

Prekarya kavramı, evet! Tamamen sürdürülebilirlik yani gelecek ile ilgilidir. Prekarya sınıfını oluşturan bireyler büyük kaygı içerisinde varoluşsal bir çaba içindedir. Tek beklentileri bu güvencesiz ortamda varlıklarını devam ettirmek, tek beklentileri şimdiyi kurtarabilmek. Ne yazık ki; hala yaşlı kapitalizm siyasi bakımdan güçsüz bu sendikasızlaşan proletaryayı ağzının suyunu akıta akıta çalıştırmaktadır.

Üstelik her zamanki gibi, bu bir avuç diş kolektif bir şekilde insanları ötekileştirmeye, sınıflaştırmaya, bölerek zayıflatmaya ve fakirleştirerek sindirmeye çalışır ama Prekarya farklıdır. Prekarya önceki çocuklarından ayırt edici bir özelliği olarak daha vasıflı, daha eğitimlidir ve tüm bu olanlara müthiş bir öfke besler. Bu donanımlı öfke toplumdaki her kesimi mühendisinden, kağıt toplayıcısına kadar kapsamaktadır. Artık güvencesizlik için bir meslek, bir köken, biz zaman, bir mekan yoktur. Güvencesizlik, geleceksizlik her yerdedir…

Prekarya Tehlikeli Mi? – Kitlesel Hareketler 101 Dersi

İnsanları rahatlıkla ayrıştırabilirsiniz. Irklara bölersiniz, dinlere bölersiniz, cinsiyetlerine, cinsel yönelimlerine, gelir düzeylerine, eğitimlerine, bölgelere, kültürlerine, ideolojilere, siyasi yönelimlerine, konumlarına, mevkilerine… İnsanları herhangi bir noktadaki herhangi bir farklılığından dolayı bölebilir, ayırabilir, ayrıştırabilirsiniz. Hatta ötekileştirir, öteler, baskılar ve hatta hedef gösterirsiniz. İğrenç bir şekilde farklılıklarını küfür gibi kullanırsınız. Ama… Ama öyle hassas iki nokta vardır ki insanları rahatlıkla bir araya getiren ki, o noktanın biri “açlık”tır. İnsanlar tüm farklılıklarından bağımsız olarak beynindeki iki nöronla bile yaşayabilir ama midesine giren iki lokma olmadan yaşayamaz. Diğer bir hassas nokta ise “özgürlük” tür. Her popülasyon, her canlı, her insan baskı gördüğü ortamda hayati kaygı yaşamaktadır.

Özetle, yaşamın devamlılığı ve gelecek ile ilgili belirsizlik ve kaygı, en üst kaygıdır ve tüm ideolojilerin, tüm yönelimlerin üzerindedir. Bu son noktadır, beynin en temel adrenalin ve noradrenalin hormonlarını inanılmaz düzeyde salgılandığı en ilkel bölgesini temsil eder aynı zamanda. Artık noradrenalin beyine ya savaşmasını ya kaçmasını fısıldamaz, bağırır.

Bu noktadan sonra istediğiniz kadar farklılıkları göze sokun, sindirmeye çalışın ya da tehdit edin, böyle bir kitleyi parçalayamazsınız. Hayatıyla sınanan, belirsiz bir gelecek ile ilgili güvencesi bulunmayan, özgürce kendini ve sevdiklerini yaşatamayan bir topluluk artık hiçbir şekilde korkutulamaz ve durdurulamaz da.

Daha açık bir ifade ile halkın karnındaki ve beynindeki gürültü, hükümdarın sesinden fazla duyulduğunda o hükümdarlık tek bir kıvılcım ile bitebilir. Ve kolaylıkla bu stres ve öfkeye teslimiyetle prekarya rahatlıkla harekete geçebilir. Sonuçta sürdürülebilirlik yani iyi bir yaşam ve iyi bir yönetim tüm genelin, her bir bireyin hakkıdır. Ve “eğitimli” ve “donanımlı” prekarya, tüm haklarının daha fazla bilincinde.

O nedenle prekarya için aynı zamanda ‘tehlikeli” gibi bir tanımlama kullanılıyor ki, bu tanım doğrudur tabii ki bu tehlike; kime göre, neye göre… Prekarya, diğer tüm sınıfların kendini güçlendirme bakış açısının aksine tümden bir “devrim” ile kendini yok etmeyi hedefler. Tüm siyasi yönelimlerden ve kalıplarından bağımsız, yepyeni bir siyasi hareketin temelini oluşturabilecek ve herkesi kapsayan dönüştürücü bir sınıftır, Prekarya…

Sonuç olarak; 2000 yılından bu yana bu sınıfın kitlesel hareketlerini artarak izliyoruz ve daha da fazla görmeye devam edeceğiz. Yani özellikle 2020 sonrası pandeminin de sonuçlarının etkisiyle dünya’nın bütününde halk hareketleri hızlı bir şekilde artacak…

Taa ki, Prekarya kendini kapitalizm ile birlikte yok edene kadar…

1 Mayıs Emeğin ve Emekçinin Bayramı, bayramımız kutlu olsun…

Sevgiler,

Fulya Şenbağcı Özer

Sürdürülebilirlik ve Kitlesel Algı Uzmanı

🍏 https://linktr.ee/Neurosustainability

ekonomidoktorunuz.com yazımdan