Gemi-delik ilişkisi…(Ekonomik Boyut)

“Küçük harcamaları gözden kaçırmayın, bazen küçük bir delik koca gemiyi batırır” 

B. Franklin

Her ne kadar sürdürülebilirlik kavramı ağırlıklı olarak doğa ve insan yaşamının devamlılığı ile ilişkilendirilse de, bu güzel kavram toplumların ekonomilerini, o ekonomilerde tutunmaya çalışan insanların yaşam kalitesi, çalışma koşulları, eğitim ve sağlık imkanlarını etkileyen birçok ekonomik unsurla da ilgilenmektedir. Ayrıca ülkelerin para, tasarruf, eğitim, sağlık vb. politikaları ve tabiiki ekonomik olarak bağımsızlıkları da o toplumların sürdürülebilirliklerini etkilemektedir.

Sürdürülebilirliğin ekonomik boyutu bir yandan toplumlarda sermayenin etkin kullanımı, inovasyonlar, risk yönetim planları, ekonomik büyümenin devamlılığı ve geliştirilmesiyle ilgilenirken; diğer yandan yeni iş alanlarının yaratılması, çalışan becerilerinin geliştirilmesi, bölgesel ekonomik kalkınma, iş etiği vb. sosyo-ekonomik konularla ilgilenir. Ayrıca doğal kaynakların verimli kullanılması, yeşil ve yenilenebilir enerji uygulamaları, verimli ürün yönetimi programları ve bunları gerçekleştirecek yazılım ve teknolojilerim geliştirilmesi hususlarını içeren çevre-ekonomisi konularını da kapsamaktadır.

Gerçekten de ancak güçlü ekonomilerde insanların yaşamlarını kaliteli bir şekilde devam ettirebileceği ulaşım, barınma, tüketim gibi hanehalkı yükümlülüklerini daha rahat gerçekleştirebildiklerini; sağlık, eğitim hizmetlerini daha rahat elde edebildiklerini ve bunları elde ederken daha az psikolojik buhran atlattıklarını görebilmekteyiz.. Bunun karşısında bizler yani gelişmekte olan ekonomideki bireyler oralara gidip “insanlar yaşıyo bee!!!” diyerek en derininden iç çekiyoruz. Yani sadece iç çekmekle yetiniyoruz. Üstüne birde “biz günü kurtaralım da oğlan/kız da zamanı gelince kendini kurtarsın” gibisinden sürdürülebililiğin yakınından uzağından geçmeyen toplumumuza özgü o herzamanki ‘amaaaan canım‘ tavrımızı takınıyoruz.

Bununla birlikte bir ayak yorgan ilişkisini kuramayıp üretmeden, kaynaklarımıza ve imkanlarımıza bakmadan alabildiğine tüketiyoruz.. “amaaan şimdi alayım ödemeye gelecek ay başlıyor zaten”, “amaaan canım ne var 12 taksit hem” vb. içses eşliğinde kredi kartına yükleniyoruz. Birde üstüne arabayı, evi ve son zamanların trendi cep telefonlarımızı kredi çekerek yine gelecek aylara taksitlendirerek ödüyoruz.. Yani şimdiyi taksitlendirip geleceğimizi borçlandırıyoruz. Biz sürdürülebilirliği çok yanlış anlamışız sanki… Taksit sürüyor, borçlanma hali sürüyor ama yaşam kalitesi sürdürülemiyor. Çünkü çoğu kişi bunları alırken sağlam, iyi maaşlı bir işi ve güvenilir bir işçi-işveren ilişkisi maalesef yok.. Çoğu yerde iş etiği, insanların sırtlarını güvenle dayayabileceği üretime dayalı güçlü bir ekonomisi ve haklarını koruyabilecekleri bir hukuk sistemi bulunmuyor.. Zaten genellikle iş ilişkilerinin aile, akraba, komşu, hemşeri, partili saadeti içerisinde gerçekleştiğini görüyoruz.. Torpilin her türlüsü dönüyor profesyonellikten eser yok.. Bunların olduğu yerde sürdürülebilirliğin konuşulması komik oluyor ama son zamanlarda herkesin dilinde pek bir popisi var sürdürülebilirliğin..

Kendimizde miyiz? Çok merak ediyorum.. Birde makro açıdan bakalım.. Sermayeyi etkin kullanıyoruz mu? Tabiiki kullanmıyoruz.. Ekonomik olarak dışarı bağımlı mıyız? Oldukça. Bununla birlikte kaynakları deli gibi tüketiyoruz da üretim yapıyor muyuz? Çok değil.. Peki kaynaklarımızı koruyor muyuz? Yooooo.. E teknolojimiz de yok, e yazılım da geliştiremiyoruz. Ne kadar büyük eksikliktir yazılım. Şimdilerde dünya yazılım üstüne dönüyor ki düşünün Minecraft isimli madencilik oyunu 2,5 milyar dolara alıcı buldu. Bir yazılımcı telefon için Sing! isimli kareoke ve sosyal ağ uygulaması üretmiş, aylık yaklaşık 1$ değerinde olan bu uygulamayı 100 milyon kişi indirmiş. Adamların aylık kazanımını siz hesaplayın. Whatsapp adındaki telefon uygulaması 19 milyar $’a satıldı. Ülkemizin 2016 sonunda 98,1 milyar $ kısa vadeli dış borç stoğu vardı. Yani tek bir telefon uygulaması ülkemizin kısa vadeli dış borç stoğunun %20’sini kapsıyor. Sosyal ağ platformu olan Facebook yazılımı şirketin piyasa değerini 362,5 milyar dolara ulaştı. Türkiye’nin Aralık sonu itibariyle piyasa değeri en yüksek 20 şirketin toplamından (yaklaşık 360 milyar TL) neredeyse 3 kat daha değerli.. Başka nasıl anlatabilirim ki?

Ar-Ge için ayırdığımız yatırım miktarını GSMH içerisinde anca atomik kuvvet mikroskobuyla seçebileceğiz. İnovasyon diye Avrupa’nın taşdevrinde kalmış fikirleri pişirip pişirip getiriyoruz. Eğitilmiyoruz ki zaten matematikte, fende ve hatta kendi dilinde okuduğumuzu anlamada dünyanın epeyce gerisindeyiz. Üniversitelerimizde yeni teknoloji geliştirecek yeterli teşviğimiz yok, ayrılan bütçeler komik.. Zaten bu adam mezun olsa yeni iş alanı, istihdam yaratılmıyor ama tam aksine üç-beş adamın yapacağı işi bir adamın üzerine yıkılarak istihdamın ve verimliliğin önüne geçiliyor… Sürdürülebilir kalkınma bu koşullarda nasıl gerçekleştirilebilir ki.. Hadi hepimiz itiraf edelim günü kurtarıyoruz, haksız mıyım? Titanic filminde gemi batarken anı kurtaran müzisyenler gibiyiz..

İçim şişti daha fazla sayamayacağım ama sonuç olarak hepimiz aynı gemideyiz ve gemideki delik hepimizi ilgilendiriyor. Bu sefer “Amaaan, bu delik benim değil ben açmadım” diyemezsin. “Amaaaan benim kamaram üst kısımlarda, tuzum kuru mu kuru” diyemezsin, suya girince kamaranda kalmaz, tuzunda eriyip gider.. Aynı delik hepimizin gemisini, hepimizin geleceğini batırıyor.

Sonuç olarak tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek için, üretim ve inovasyon geliştirmek için, iş etiğine sahip olmayan firmaları yola getirmek ve hakkettiğimiz  kaliteli eğitimi, işi, sağlık hizmetlerini, kısaca “iyi bir yaşamı” elde etmek için bişeyler yapmalıyız.. Buna kendimizin ve en yakınımızdakinin tüketim alışkanlıklarını değiştirerek yapmaya başlayabiliriz, hemen, şimdi! Yani rica ediyorum tabi bakmayın gaza geldim….

Fulya Şenbağcı Özer

11.03.2017

İzmir